Gelip geçici olduğunu bildiğimiz şeylere yatırım yapıp duruyoruz.
Ve yaptığımız yatırım kadar bağlanıyoruz onlara.
Kimimiz sevgimizle, kimimiz maddiyatımızla, kimimiz emeğimizle…
Bağlılıklarımızı terkedip gidebilmek de harcadığımız sermayenin çokluğuna göre değişiyor.
Bağlarımız farklı olsa da hepsini “dünya” başlığı altında topluyoruz.
Bir sandal ile bir yük gemisini aynı iple kıyıya bağlayamazsın.
Yükünüz ne kadar ağırsa, bağlarınız o kadar çoğalır.
Dünyevi arzu ve istekleri sonsuz olan insanın acizliği ve fakirliği giderek ortaya çıkıyor.
Kaybetme korkusu, daha fazla bağ atmamıza sebep oluyor.
“Açığı kapatayım” derken daha fazla saplanıyoruz.
Sonunda ise yine eksik, yine yetersiz kalıyoruz.
Hani gemiden bahsetmiştik ya…
İçine dünyayı tıka basa doldurduğumuzda, terk edilmişliklerin sonunda şu cümle dökülür dudaklarımızdan:
“Keşke içinde kendimin olduğu bir sandalım olsaydı.”
Her an, ansızın bir şey demeden gidebileceğin bir sandal…
Bazen insan çok şey beklemez hayattan.
Sadece basit manada kendi dar hanesinde mutlu olmak huzur bulmak ister.
Ancak bu pek mümkün olmuyor.
Sorun şu galiba:
Dış dünya ile ilgilenirken, sanki iç dünyamızı ihmal ediyoruz.
Hani önem daireleri vardı; önce kalp, sonra mide, ardından aile… ve giderek genişleyen halkalar.
Belki de mutluluğa engel olan şey, dışarıdaki dairelerin içerideki daireden daha önemli sanılmasıdır.
Bu yanlış algı, iç dünyamızın ihmal edilmesine yol açıyor.
İhmal edilen ilk daire beslenemediği için hayat başka yerlere akıp gidiyor.
Sanki bu durum, giderek yayılan ama kimsenin adını koymadığı bir hastalığa dönüşmüş durumda.
Oysa çözüm belli:
İnsan biraz içe dönmeli, hakkın ölçüsünü benimsemeli.
Yoksa O değil miydi bizim için en güzel örnek olan?
Selam ve dua ile.
Osman Öztürk
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder