27 Nisan 2026 Pazartesi

O Kapının Önünde

Hayat, dış dünya ile iç dünya arasında gidip gelen bitmek bilmeyen bir seferdir. Çoğu zaman yolları aşındırma sebebimiz sadece hayatın idamesi, yani ticari bir kaygıdır. Eğer yola çıkma isteği böyle bir kaygıdan doğuyorsa, bir vazife olmaktan öteye gidemez.
Gün içerisinde işlerin arasında gidip gelmelerle akşamı eden insan, sadece günü bitirmiş olmanın ağırlığıyla evinin yolunu tutar. Ancak asıl yolculuk, insanın dışarıdaki gürültüden yorulup kendi içine dönmeye niyet etmesiyle başlar.
Bu, kulun her şeyden sıyrılıp kendi hakikatine yönelmesi; yani Rabbiyle o en mahrem ve en sessiz noktada buluşmak için yola koyulmasıdır. Burada asıl dert, bulunduğun ortamı terk edip kendinle hemhâl olmaktır. Bu, kalabalıkların gürültüsünden ve bitmek bilmeyen çatışmalardan asil bir kaçıştır.
Bu arada, amaç sadece uzaklaşmaksa, nereye gideceğinin pek de önemi yoktur. Ne zaman ki bu sıyrılma bir kurtuluşa evrilir, işte o an dışarıdaki rüzgârlar kesilir ve kişi içeriye doğru o büyük yolculuğuna çıkar.
Bu, kısa bir soluklanma değil; ruhun en kuytu köşelerine uzanan, zamanın ötesinde bir seyahattir. Çünkü başımıza gelen, bizi bizden eden ne varsa; o sarsıcı duygular, çözülmemiş problemler ve uykusuz bırakan kaygılar hepsi içerideki o odalardadır.
Bazen ruhun derinliklerinde, kapısını aralamaya dahi cesaret edemediğimiz kilitli odalar bulunur. Orada yüreğimizi kanatan, tozlanmış ama hâlâ taze duran, tamir edilmemiş duygular bekler. Vaktinde elini uzatabileceğin ama geri çektiğin işlerin vebali, o odaların havasını ağırlaştırır.
Bazen alınmış yanlış bir kararın yükü, bazen de yanlış zamanda susmuş olmanın sancısı vardır içeride. Kâr hanesine yazdıklarımızın aslında neyi eksilttiği ve kayıp saydıklarımızın bizi nasıl inşa ettiği yine odaların içerisinde gizlidir.
Her bir oda, başka bir yüzleşme anını bekler. Ve insan, bir gün o kaçınılmaz kapının önüne gelir. İçeri girip, tüm çıplaklığıyla aynaya bakarak; “Evet, ben geldim!” demek ister. Sırf yüzleşmek ve korkularının gözlerinin içine bakıp meydan okumak için…
Şimdi o kapının eşiğinde duran sana soruyorum, cesaretin var mı?

Selam ve dua ile 

27 Nisan 2026

Osman Öztürk

24 Nisan 2026 Cuma

Garip Bir Tezat


Ne garip…
Kimi, aldığı araba için bir hayır bile dağıtamazken,
kimi çocuğunun ayağına bir ayakkabı alamıyor.
İhtiyaçlarımız bitmiyor,
kazandıklarımız ise yetmiyor.
Sanki bir eksiklik hâli, insanın peşini hiç bırakmıyor.
Etrafına bakıyorsun…
Başka başka ihtiyaçlar, başka başka dertler görüyorsun.
Ama çoğu zaman elin uzanmıyor, bir şey yapamıyorsun.
İşte o an, insan kendiyle yüzleşiyor.
Bu, sadece bir vicdan meselesi değil.
Bu, insan olmaya yaraşır bir duruş meselesi.
Çünkü iki ayak üzerinde yürümekle insan olunmuyor.
Asıl insanlık, bir başkasının ihtiyacını giderebildiğin yerde başlıyor.
Garip ama hakiki bir duygu bu…
Bir başkası için üzülmek,
onun sevindiği için sevinmek…
Sanki aşık olmak gibi…
Ama daha saf, daha karşılıksız, daha derin.
Belki de insanın ruhu,
en çok bir başkasına dokunduğunda huzur buluyor.
Selam ve dua ile…

Osman Öztürk 

25 Nisan 2026 
02:30

17 Nisan 2026 Cuma

Maskeler


Kaybettiklerimiz ve kazandıklarımız… Aslında hepsi varlığımızın bir muhasebesi. Zaman bir nehir gibi akıp giderken, insan hâlden hâle sürüklenen bir yolcu. Bu yolculukta karşılaştığımız her sima başka türlü: Kimi gerçekten orada, kalbiyle; kimi yalnızca bir gölge.

​Aynı meydanda sırtlanlar ve ceylanlar var. Biri açgözlülüğünün peşinde, diğeri canının derdinde. Zaman değişse de sahne değişmiyor: Kimi ürkek ve mazlum bir ceylan, kimi pusuda diş bileyen bir sırtlan. İnsan, bazen öyle bir hâle dönüşüyor ki, en vahşi hayvanı bile dehşete düşürecek bir karanlığa bürünebiliyor. Kimi bir sabiye kirli elini uzatır, kimi başkasının hakkına, malına, namusuna göz diker.

​Herkesin yüzünde bir maske… Artık güzel yüzler değil, maskeler çoğalıyor. Kir yüzlerde değil; kalplerde saklanıyor. Oysa iyilerin safı zayıf değil—sadece sessiz ve vakur. Onlarda maske yok. Zayıfın yanında durmak, emanete sadakat ve şikâyeti terk etmek var. Hâline razı olmak, başa gelene gönülden teslimiyet var.

​Ama biz… Ne zaman bu safın tarafına geçmeye niyetlensek, ayağımıza takılan hırslarımızın bizi nasıl da sırtlana dönüştürdüğünü görüp ürperiyoruz. Ruhumuzun kıyısında bir ceylanın saflığını ararken, bazen maskelerin serinliğine sığındığımızı fark ediyoruz.

​Ve şimdi soru şu:

Sonunda hangi safta bulunmak istiyoruz?

Ceylanların arasında mı, yoksa sırtlanların yanında mı?

​Osman Öztürk

17 Nisan 2026

6 Nisan 2026 Pazartesi

YALNIZIZ

Gurbet garip kökünden gelir, gurbette olmak garip olmak demektir. Mayama aldanmayacağım; zira topraktan karılmış olsam da bu dünyada gurbetteyim hissediyorum. Kendimi ait olmam gereken yerde hissetmiyorum. Yabancı bir yerdeyim; pazar yerinde annesinin elini bırakıp kaybolmuş çocuk gibiyim. Yalnızım, şaşkınım ve garibim.

Doğmuş olmanın travmasını atlatamadım. Anamın emzirdiği süt yetmedi buna; zira her el kendi ağzına uzanıyor sadece. Bu kadar cemiyet mahkûmu bir varlık nasıl oluyor da bu kadar ferdî olabiliyor? Bu tezatı anlamamak şaşkınlığımı katmerliyor sadece.

“Ne için?” sorusu ruhumu kanatarak tırmalıyor. Bu mevcudat ne için, bu varlık ne için, bilinç ne için ve ben kimim? Ne bu susuzluk; çaresizce çırpınan balık ben miyim? Ne bu hâr; bu yangının körüğü ben miyim? Ata’na rahmet üstad; ne bu yalnızlık, güneşe göç var da kalan ben miyim?

Kâh düğündesin; doğumu müjdeleyen bir hengâme, kâh savaştasın; ölüme işaret cengâme. Bu iki tezatı birleştiren kalabalığın aynı sebeple beraber olduğunu kavramak ne kadar yorucu. İnsan yalnız olunca, düğünde bir cenaze de.

Anlam arayışının nihayeti anlamsızlık olmamalı. Bu dünyada var olmanın bir anlamı olmalı. Ne doğurmak, çoluk çocuk yapmak hengâme; ne güya yaşamak adına maişet için çabalamak cengâme. Daha ulvî bir anlam olmalı savaşmak için ve savaşın nihayeti düğün olan.

Neyi keşfetti kim bilir; ölüm gününe düğün günü, sevgiliye kavuşma günü diyen ulu kişi? Ruhunun madeninde sabırla kazarken hangi cevheri buldu? Bildim dediği neleri unuttu, buldum dediği neleri kaybetti, erdim dediği neler ham çıktı?

Ana rahmi gibi hangi korunaklı karanlık mağaradan, çiçekli kırlardan denizlere uzanan bir dünyaya doğdu da; ham iken pişti, pişmişken yandı, yanmışken kavruldu? Nasıl bir rahmetin zahmeti idi yaşadığı?

Yalnızlığın çaresini bulmuşlar nerede? Nerede zahmet yarasının sargısı rahmet? Kudüs’de, Mekke’de, Hac’da mıdır acep? Yoksa zahmet dediğin, rahmetin ta kendisi olmasın?

Kendime bir sır vereceğim; ben bildim, bildim ama bulamadım.

Yalnız mıyız?

Ersan Demir 5 Nisan 2026

Son Yazı

Renklerin Dili

Siyah, beyaz ve kırmızı… Üç renk, üç ayrı anlam, üç ayrı insanlık hâli. Kırmızı; aşkın, sevginin ve gönlün rengidir. Sevebilen insanın ruhun...