31 Mart 2026 Salı

Kapı Kapanmadan

Sevginin, hüznün ve yanılgılarımızın sonsuza dek süreceği algısı, bizi büyük bir kandırmacanın içerisine çekiyor. 
Zamana yenik düşen duyguların sahteliğiyle yüzleşmekten kaçıyoruz. 
Küskünlükleri, nefretleri bir özür cümlesiyle, aradaki buzları eritebilecekken ; yıkılası egomuz buna müsaade etmiyor. 
Şirk’e giden bu yolculuk insanı felaketin eşiğine getirse de, bu durum acaba o dipsiz sonsuzluk algısından mıdır? 
Sanki ebediyete kadar bulunduğu bu tavrı sürdüresi geliyor insanın. 
Oysa birbirimize karşı tavırlarımız, davranışlarımız ve bunların bilinçaltına yansıması, bazen okunamamış bir yazı gibi duruyor karşımızda. 
Eğer o satırlar vaktinde fark edilebilseydi, belki de o kapıdan içeri dahi girilmezdi. Allah insana defaatle uyarılar ve sürekli uyarıcı haller gösterdiği halde; bizler, hatada ısrar edene başka bir yanlışla cevap verme gafletinden geri durmuyoruz. 
Peki, doğru nerede?
Kaybetmekten korktuklarımız, kazanacağımız şeylerden fazla mıdır yoksa az mı? 
Bize yabancı bir durum bu. 
İşte bu yüzden, almamız gereken hakiki tavırdan ne kadar uzağız. 
Bu halimiz; hastalığına tedavi aramayan, ancak ölüm korkusuyla sıtmaya razı olmuş birisinin çaresizliğine benziyor. 
Zira bitmek bilmeyen hesaplar insanı tüketir; en selâmetli yol ise Rabbine tevekkül etmektir. 
Derdi veren, beraberinde dermanını da halk etmiştir şüphesiz. 
Bu dünya hayatının değişkenlikler üzerine kurgulanmasının arkasında farklı bir matematik vardır.
Büyük âlimler, geçici olan şeylere bel bağlamamayı elbette boşuna öğütlememişlerdir.
Bu dünyanın gelip geçici bir yer olduğunun bildirilmesi insanın bir nebze de olsa içini rahatlatıyor. Gerçekten bazen insan, bu geçiciliği unutup hiç gitmeyecekmiş gibi hayallere dalıyor. 
Sana doktorların ömür biçmesi seni bu dünyaya ne kadar bağlar? 
Gitmeden evvel küskünlüklerine karşı bir helallik gönderebilecek misin? 
Kararı sen ver. 
Belki de o günler pek yakındır. 
Ne dersin?
Selam ve dua ile 
 Osman Öztürk 
 31.03.2026

24 Mart 2026 Salı

Bir İçe Dönüş Çağrısı

​Yaşadığımız hayatta başımıza gelenleri anlamlandıramamanın, o belirsizlik denizinde boğulmanın adıdır imtihan. 
Anlam kazanmış, kalbe dokunmuş ve kabullenilmiş bir imtihana ise arifler sabır derlermiş.
​Peki, biz bu hayatın tam olarak neresindeyiz?
Her an bir imtihanın içinde olduğumuzu, her nefeste bir sırrın içinden geçtiğimizi biliyor muyuz? Zannetmiyorum. 
Zira bu bilince ulaşma hali, her ruhun kapısını farklı bir surette, farklı bir formda çalar.
​Bu çağrı herkese özel, her gönle ayrı bir "kıvamda" gelir:
​Kimisi avucundaki malın azalmasıyla sarsılır,
​Kimisi en güvenli limanı sandığı eşiyle sınanır,
​Kimisi evladının bir bakışıyla, bir susuşuyla terler,
​Kimisi işiyle, kimisi dostuyla...
​Kimisi ise henüz adını dahi koyamadığı derin boşluklarla.
​İmtihan, insana gelirken şahsa münhasır, adrese teslim gelir.
​Bir soru yankılanıyor zihnimde: Peki, imtihan öylesine mi gelir?
Maksadı nedir? Sadece can yakmak için mi gönderilmiştir?
Hayır.
Onun kıvamı, kişinin hamlığını pişirmek için ayarlanmıştır.
Yani her musibet; aslında bir isabetle, bir huzur arayışıyla kişiye özel paketlenmiştir.
​Kimi imtihan bir dip yangını gibi yayılır içimize, sessizce en derinlere ulaşacak şekilde.
Kimisi ise ansızın parlayan bir alevin ortasına düşen birinin yanışı gibi gelir. 
Peki, her iki durumda da insan ne yapacak? 
Cevap, o musibetleri gönderende gizli.
​Biraz sakinleşip gürültüyü dindirdiğimizde şu hakikat belirmez mi?
Sana en çok istediklerini, en sevdiklerini, o en derin hazları veren kim?
​Bazen mızıkçı bir çocuk gibi isteriz de isteriz. 
Kendi ağlamalarımızı duyuyoruz da o feryadın arkasındaki şifreyi çözemiyoruz. 
Halbuki sana özel gelen her musibet, ruhundan Rabbine giden bir yol açmaya gelmiştir.
"Sen yolu bulamadın, bak ben sana yolu gönderdim" dercesine bir işaret fişeğidir bu.
​Nereden düştüysen, orası aslında senin secdendir; 
oradan "Bana gel!" çağrısıdır duyduğun. 
Artık musibetler gücünü tükettiyse, dayanacak bir yerin kalmadıysa; bil ki Rabbin elini uzatmış, adeta şöyle sesleniyor sana:
​"Yeter artık, yorulma... Gel."


selam ve dua ile

Osman Öztürk

24/03/2026 

16 Mart 2026 Pazartesi

Sessiz Arayış

 

Kime, nereden geleceği bilinmeyen bir imtihanla karşı karşıyayız.

Gerçeğin içinden ha deyip çıkamadığımız bir imtihan.

Tamiri nasıl yapılır bilmiyoruz.

Kuruntularımız bulunduğumuz yeri

sürekli kontrol etmemize neden oluyor.

Bir uyurgezer gibi yatağımızdan kalkarız;

gözlerimiz açık olduğu halde nereye, ne için baktığımızı bilemeden.

Bir boşluk dolmadan başka boşluklar oluşur içimizde…

Neyi dolduracağımızı bilemeden.

Tek sığınılacak yerin Allah olduğunu biliriz, ancak “O”na dahi nasıl sığınılacağını bilemeden.

Dünyamız sürekli eksik.

İçindeki boşluklar ruhumuzu sarıp sarmalıyor.

Bir haykırış yükseliyor.

Bu boşluklar kalbimizi sararken, sessiz bir nida yükselir: “Ey Allah’ım beni duy!”

Acı, kalbin kabuğunu çatlatıyor;

çatlayan yerden hakikat sızıyor içeri.

İnsan çoğu zaman karanlıkta bu ışığı arıyor.

Ruhun tamiri acıya karşı sağlamlaştırılmış bir hissiyat.

Nerede elimizi tutacak olan “O” dost?

Bir arayış içerisindeyiz.

“O”nu bulamadan, “O”nu bulanlar ise bir eminlik içerisinde.

Sahi “O”nunla dostluk nasıl kurulur?

Kuruntularımız içimizde nasıl sakinleşir?

Tam da bulduk derken yeniden başlayan tedirginliklerimiz.

Ey Rabbimiz!

Sana yalvarıyoruz.

Sesimizi duy.

İçimizi itminana eriştir.

Âmin.

Osman Öztürk 

5 Mart 2026 Perşembe

Karşılıksız İyilik

.
Bir insan diğerine karşılık beklemeden, amaçsız iyilikte bulunabilir mi?. Modern insana ( Müslüman ‘a) göre bu mümkün değildir. Zira modern zaman ve içine saplanmış insan bunu idrak edemez. Gemisini kurtaranın kaptan olduğu ve kendi yükselmesini digerinin düşmesine bağlayan, kendi arzularının tatmini için canhıraş çabalayan , korkunc bir benlik duygusuyla kendine odaklanmış insanın Diğer’ini görmesi , duyması, anlaması imkansızdır artık. Özellikle muhafazakar kesimin dünyanın ( batı medeniyeti) çatallı diliyle soktuğu ve aldığı zehirle bırakınız aç komşusunu düşünmeyi, uzak diyarların mazlumuna klavyeden destek verdiğini sanarak, en azından tarafını belli etmek kabilinden (İbrahim’in karıncası) imanını pekiştirmenin huzuruyla tok yatıyor. Bu Müslüman tipi, bir insanın diğerine karşılık beklemeden ve amaçsız yardım ve iyilik edebileceğine inanmıyor. Eski hikayeler sosyal medyada paylaşılabilecek insan davranışları olarak kutsanıyor, atalarımız ne biçim adamlarmış vay be!!.. 
 
    Birinin diğerine hiç karşılık ummaksızın yaptığı iyilik mutlaka bir amaca hizmet etmeli diye kodlanıyor zihinlerde. Ben bir amaç gütmedim ve eğer güttüysem peygamberimden böyle öğrendim diyedir, başkaca da bir amacım yoktur demesi de karşılık bulmaz iyilik yapanın. İyilik yaptığına pişman edilecek denli muamele görür ki, sünnet ateşten gömlekmiş dedirtir aklıbaşındalara. Bu nasıl bir kötülük ateşi ki, hiçbir iyiliğin serinliği onu söndüremez?. Panzehiri kendinden bilir de, zehiri bilmez, anlamaz, kabul etmez. 

   Zamane muhafazakarı, dahil olduğunu sandığı ve gurur duyduğu gruptan eylemsel planda ayrılır. Diline peleseng ettiği değerleri sosyal medyada savaşırcasına savunur da, bu değerler hayatına zerrece nüfuz etmez. İnancını ritületilik bir eksende yaşar, namazını kılar da, trafikte yol isteyen diğerine gülümsemesini esirger ve bilakis hakaret ve sövgülerle onu insan olmaktan azad eder güya. Orucunu tutar da kendisine edilen bir hediyeyi en nefsî haliyle suizanlara boğar. Ayasofya’da namaz kılmaya gider de, kenarında pinekleyen açı doyurmayı akledemez. Peygamberin yazdığı reçetenin kabuğunu bilir de, prospektüsünü okuyup, bu reçetenin insanlık hastalığının tek tedavisi olduğu bilgisinden gafildir. Özüne inemez, reçetenin içinde ki cevheri kavrayamaz. 

    Öz kardeşi ile dünya için kavga ederken, insan’ın yeryüzünde Allah’ın Halifesi hakikati olduğunu ıskalar. Batı medeniyetinin hasta ettiği bu muhafazakar, korkunç benlik duygusunun ruhunu nasıl kemirdiğini bilmez. Düşeni yerden kaldırmanın sarp yokuşunda tökezlemiştir. Sokakta ki bir çocuğun başını okşayıp ona bir dondurma ikram etmenin kıymetini bilmezliğine razı olunacak denli kendi çocuğunu dahi nefsinin besini yapar ve asla doymak bilmez. 


   Bu muhafazakar bir kimsenin diğerine karşılıksız iyilik yapabileceğine inanmaz. Çünkü kendisinin her eylemi kendi nefsinin yemeğidir. Çünkü kendisi iyiliği asla karşılıksız yapmaz. 

                                                  Ersan Demir
                                                 3 Mart 2026

İkilemin Gölgesinde Ruhumuz


İkilem;
Nerede doğar?
Hangi kaderi yaşarız?
Sonunda nereye bağlanır?
Günün sonunda, korkularımız ve endişelerimiz ruhun sınav alanlarını ortaya çıkarır.
Haz peşinde koşarken
Allah’ın bizler için başlattığı farklı imtihanlarla karşılaşırız.
Acaba kazandığını zannederken
her ikisini de kaybetmek…
Bu duygu insanı
farklı bir korku bataklığına düşürüveriyor.
Korkularımızla yüzleşmek ise en mantıklı seçenek iken,
tekrar eden iç sesler ise
kaybedeceklerimizi hatırlatıp durur.
İnsanın kendi eliyle kendisini düşürdüğü bu durum gerçekten zordur.
Ancak insan hayatının kaçınılmaz tarafı
hazlar üzerinden programlanmış olmasıdır.
Hazlar ise ancak
helal dairenin içinde alınabilirse
ruha huzur verir.
Bu ise çok ince bir çizgidir.
Yarın düşmek istemediğimiz bir imtihanın kapısını aralamamak için
bu çizgiyi korumak zorundayız.
En güzeli, dünyanın haz penceresini az sayıda açmaktır.
• Aksi hâlde insan
hazların esiri hâline gelebilir.
Alimallah…
Selam ve dua ile

Osman Öztürk

1 Mart 2026 Pazar

Bir Kaybediş Hikayesi


Bir tükenmişlik hikayesi…
Yıllardır biriktirilen, parça parça doğranmış, lime lime edilmiş bir hayat hikayesi…
Her şeyin bir sonu var, muhakkak.
Sonsuz güç sahibi olan Allah’ın sözünü yanlış anlayan insanların hikayesi.
İlk günahı işlerken, masum görünen şeyler, ardından alışkanlıklara dönüşüyor.
Alışkanlıklar, ise, davranışlarımız oluyor.
Kötü olduğunu bildiğimiz davranışlar, kişiliğimize dönüşüyor.
En nihayetinde, kötü birisi, oluveriyoruz.
Derken Allah onu, istenilen kader doğrultusunda, daha çok batsın diye kötülük işlemesine müsaade ediyor.
O da ruhundaki sonsuzluğu, kötülüğün emrine veriyor.
Bütün bunlar, yaşanırken, bir tükenmişlik de başlıyor, aslında.
Ancak, fark edilmeden, usulca.
Kötülük zihnini öyle bir kaplamış ki, kötü davrandıklarını, kendisine hizmetçi gibi görmesine sebep oluyor.
Halbuki, bilmiyor ki, Allah'ın esması El-Halim, devreye girmiş.
Yanılgısı ise, Allah'ın aceleci davranmaması, halbuki.
Ama ta ki, kitapta yazdığı gibi, kötüye de bir sınır koyulmuş.
Yıkılmadan evvel, etrafı yavaş yavaş, boşalmış.
Sırtını dayayacağı bir yer kalmayana kadar, Rabbim, sabretmiş.
Artık sona geldiğini anladığında, onun için, her şey çok geçtir.
İşte, kaybetmeye namzet bir insanın hali…

Osman Öztürk 

Son Yazı

Renklerin Dili

Siyah, beyaz ve kırmızı… Üç renk, üç ayrı anlam, üç ayrı insanlık hâli. Kırmızı; aşkın, sevginin ve gönlün rengidir. Sevebilen insanın ruhun...