Sevginin, hüznün ve yanılgılarımızın sonsuza dek süreceği algısı, bizi büyük bir kandırmacanın içerisine çekiyor.
Zamana yenik düşen duyguların sahteliğiyle yüzleşmekten kaçıyoruz.
Küskünlükleri, nefretleri bir özür cümlesiyle, aradaki buzları eritebilecekken ; yıkılası egomuz buna müsaade etmiyor.
Şirk’e giden bu yolculuk insanı felaketin eşiğine getirse de, bu durum acaba o dipsiz sonsuzluk algısından mıdır?
Sanki ebediyete kadar bulunduğu bu tavrı sürdüresi geliyor insanın.
Oysa birbirimize karşı tavırlarımız, davranışlarımız ve bunların bilinçaltına yansıması, bazen okunamamış bir yazı gibi duruyor karşımızda.
Eğer o satırlar vaktinde fark edilebilseydi, belki de o kapıdan içeri dahi girilmezdi.
Allah insana defaatle uyarılar ve sürekli uyarıcı haller gösterdiği halde; bizler, hatada ısrar edene başka bir yanlışla cevap verme gafletinden geri durmuyoruz.
Peki, doğru nerede?
Kaybetmekten korktuklarımız, kazanacağımız şeylerden fazla mıdır yoksa az mı?
Bize yabancı bir durum bu.
İşte bu yüzden, almamız gereken hakiki tavırdan ne kadar uzağız.
Bu halimiz; hastalığına tedavi aramayan, ancak ölüm korkusuyla sıtmaya razı olmuş birisinin çaresizliğine benziyor.
Zira bitmek bilmeyen hesaplar insanı tüketir; en selâmetli yol ise Rabbine tevekkül etmektir.
Derdi veren, beraberinde dermanını da halk etmiştir şüphesiz.
Bu dünya hayatının değişkenlikler üzerine kurgulanmasının arkasında farklı bir matematik vardır.
Büyük âlimler, geçici olan şeylere bel bağlamamayı elbette boşuna öğütlememişlerdir.
Bu dünyanın gelip geçici bir yer olduğunun bildirilmesi insanın bir nebze de olsa içini rahatlatıyor. Gerçekten bazen insan, bu geçiciliği unutup hiç gitmeyecekmiş gibi hayallere dalıyor.
Sana doktorların ömür biçmesi seni bu dünyaya ne kadar bağlar?
Gitmeden evvel küskünlüklerine karşı bir helallik gönderebilecek misin?
Kararı sen ver.
Belki de o günler pek yakındır.
Ne dersin?
Selam ve dua ile
Osman Öztürk
31.03.2026