Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Renklerin Dili

Siyah, beyaz ve kırmızı… Üç renk, üç ayrı anlam, üç ayrı insanlık hâli. Kırmızı; aşkın, sevginin ve gönlün rengidir. Sevebilen insanın ruhunda mutlaka bir kırmızı vardır. Çünkü kırmızı tutkudur. Önünde kan da olsa boynunu büker, acı da olsa onu taşır. Sevdası uğruna yanmayı bilir. Vazgeçmeyi değil, katlanmayı öğretir. Kırmızı; kalbin en diri çarpıntısıdır, insanın içindeki en sıcak ateştir. Beyaz; saflığın, inancın, duruluğun ve doğruluğun rengidir. Hakikatin sessiz ama güçlü yüzüdür. Din ve diyanet onun içinde yaşar. Ahlaki yücelik, sadakat ve büyük dostluklar onun gölgesinde büyür. O kirletilemez; çünkü özü temizdir. Değerlidir. İnsanlık değişse de, zaman eskise de beyazın taşıdığı hakikat kaybolmayacaktır. Siyah ise insanlığın en çok yanlış anlaşılan rengidir. Yüzyıllardır korkuların, bilinmezliğin ve talihsizliğin yükünü taşır. Oysa siyah, yalnızca karanlık değildir; içinde hem ateşi hem de suyu barındırır. İyilik de kötülük de onun içinde bir imkân olarak durur. İyiliğe dönüştürül...

SATIR ARASI HAYAT

Satırların arasına gizlenmiş yazılar, insanı bir noktaya ulaştırmıyorsa okunmasa da olur. Buradaki asıl mesele, satırlarda neyin yazıldığı değil; insanı nereye götürdüğüdür.     İnsan; attığı her adımda ve sergilediği her davranışta maddi veya manevi bir amaca yönelmek durumundadır. Çünkü insanın fıtratı, kâr ve zarar dengesi üzerine kuruludur. İnsan, yaptığı her tercihte; söylediği her sözde, attığı her adımda; farkında olsun ya da olmasın, bir hesabın peşindedir. Bir şeyi elde etmeyi umar yahut bir şeyden korunmaya çalışır.     Hayat yolculuğuna çıkan insan, varacağı menzili bilse dahi yolda karşılaştığı geçici güzelliklere aldanabilir. Hedefini unutup o pırıltılı duraklarda oyalanırsa, ulaşması gereken hakikatten adım adım uzaklaşır. Dahası, kök salmaya çalıştığı fani durak, ulaşmayı arzuladığı nihai menzil kadar değerli değildir. Ana yoldan sapan yolcu, kestirme sandığı loş patikalarda ilerlediğini düşünürken farkında olmadan daha meşakkatli bir sürecin içine gir...

Perde ve Çağrı

Sekülerlik... Dünyayı merkeze alan, ahireti ise hayatın uzağına iten bir bakış biçimi. Peki ya Allah? Din, diyanet ve ahlak bu denklemin neresinde durur? ​Modern insan, kendisine yeni ve kaygan bir ahlak inşa etti. Vicdanı fazla rahatsız etmeyecek kadar yumuşak, nefsini zorlamayacak kadar esnek bir ahlak... İçinde dünyaya dair geniş bir serbestlik vardı; fakat hakikati hatırlatan her ses giderek daha fazla yabancılaşmıştı. “Kimseyi incitme” diyordu; ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda başkalarının sınırlarını çiğnemekte bir sakınca görmüyordu. Hayatın bazı alanlarında sınırsız özgürlük arzuluyor, fakat hakikatin sınırlarını duyunca rahatsız oluyordu. ​Geçen gün, hakikati hatırlatan bir söz söylediği için insanlar tarafından “fazla hassas” diye yaftalanan birisinden işitmiştim. Ona göre çağın dengesi şuydu: Dünyevi hazlar normal, fakat manevi uyarılar aşırıydı. ​İnsan, hakikatten kaçtığını zannederken aslında kendinden uzaklaşıyordu. Çünkü asıl kaçış dışarıdaki insanlardan değil, kend...

Turnusol Kâğıdı

Dünya; bir düş gibisin, içine hapsettin her şeyi geçiciliğinle yok eden bir rüyasın. Her seferinde benzerlikleri ile beraber birbirinden farklı hayatları kendi içerisinde hapsetmiş bir mapushanesin. Bazı yönlerinle cazibedar, bazı yönlerinle fitne, fesat ve acı dolu bir ülkesin. Kimi, hangi şekle sokacağın; kime, hangi yüzünü göstereceğin bir meçhul. ​Kadim Kitap’ta belirtilen iyilerle kötülerin Savaş Meydanı, aynı zamanda bir turnusol kâğıdı... Kimine kendini sevdireceğin taraflarınla yaklaşırken, kimine kendinden uzaklaştıracağın yönünle yaklaşırsın. ​Acı bir soru: Kim şanslı? Acılara duçar olan, dolandırılan, savaşlarda kayıplar yaşayan, annesiz, babasız, evlatsız kalanlar mı? Yoksa hayvandan aşağı bir kişiliğe sahip olduğu hâlde zevk ve sefa içerisinde yaşayanlar mı? ​Uzak kalmanın mümkün olmadığı senden, sana rağmen ahireti kazanmaya çalışmak, iyi ruhların belki de en büyük tesellisi... ​Zerre kadar hayırla zerre kadar şerrin tartıldığı o mizan gününde (Zilzâl, 7-8) hangi tara...

Vicdan'ın Mahkemesi

Kartopu, kışın oynanan küçük ve masum bir oyun gibi görünür; sokakta oynamak insana zevk verir. ​Fakat bazen küçücük bir kartopu bile, yuvarlandıkça büyüyüp büyük bir kar kütlesini harekete geçirerek bir çığa dönüşebilir. Bu basit görünen doğa olayı, aslında küçük şeylerin zamanla ne büyük sonuçlara yol açabileceğini hatırlatır. ​İnsan ilişkileri de böyle değil midir? Küçük bir söz, küçük bir davranış, küçük bir ihmal… Bütün bunlar ilk bakışta önemsiz gibi görünür. Ancak zaman içinde birikir, büyür ve insanın hayatında büyük kırılmalara dönüşmez mi? ​İçinde yaşadığımız hayatta insanlar bir telaşın içinde oradan oraya koşturup durur. Bir araya gelirler; kimisi hasbihal ederken kimisi ticaretin içindedir. ​Ticaret sadece bir ürünün el değiştirmesi değildir; onun yanında insanî ilişkiler de kurulur. Kimisi verdiği sözlerle güven inşa ederken, kimisi de güvenin yanından bile geçmeyen bir tavırla kendi kalitesini ortaya koyar. ​Yıkılan güven, sadece maddi kayıp değildir. Maddiyat yerin...

meşhur fare deneyi

 

Mağlubiyetten Kurtuluşa

​Yenik düştüm Allah’ım. ​Zamana, şartlara ve insanlara... ​Direnmeye çalışıyorum. ​Bir taraftan da dünyada olup biten her şeye rağmen, ​Yine aynı yerde bir çıkış yolu var mı diye düşlüyorum. ​Aslında bir çıkış yolu olmadığını bildiğim hâlde… ​Sıkı sıkıya eteğine yapışıp dua ederek yalvarmamı bekliyorsun, biliyorum. ​Ben ise toz konduramadığım nefsime söz geçiremiyor, ​Suçu hep başkalarında arıyorum. ​Seninle arama nasıl bir mesafe koyduğumu bir türlü anlayamıyorum. ​Nasıl olur da annemin içine şefkat yerleştirmiş birisi merhametsiz olur? ​Bu dünya imtihanının işleyişi gerçekten çok tuhaf. ​Ruhumdan koparılan taşların bir heykele dönüşmesini izlemek ızdırap veriyor. ​Çünkü onları kendimden bir parça görüyor, ​Koparılmalarını istemiyorum. ​İstiyorum ki; zorluklar olmasın, ​Hayat güllük gülistanlık olsun. ​Ben yine yiyeyim, içeyim ama bunun hesabı bana sorulmasın. ​Cennet mi?  Dünyamı cennete çevir. ​Evet, senden bunu istiyorum, her şeye rağmen. ​Çünkü ben seni ge...

Platonun Ünlü Mağara Alegorisi

Resim
Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir. Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır. Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar. Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar.. Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar... Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir. Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde ...

İnsan Ne İle Yaşar Kitabından Bir Hayat Dersi

Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında; Çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.  Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.  Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir.  Gerçekten de reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin.  Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin!..”  Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer.  Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez.  Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar.  Başladığı noktaya iyice yaklaşmışken, bir an yığılır ...

Bir Varoluş Sorgulaması

​Hayat; bir yanıyla alçaltıcı lezzetler, diğer yanıyla pembe hülyalar dersi... ​Şehvet, hırs ve sevgi üçgeninde kurulan o aşılamaz sanılan engeller, her aşıldığında yeniden tırmanılması gereken başka bir sıradağ gibi dikiliyor karşımıza. ​Evet, günümüzün en büyük yapı taşı ve sır dünyası, çözülmesi gereken o muazzam bulmaca: ​Hayat nedir? ​Bizler Eflatun’un mağara alegorisindeki gibi; dışarıdaki insanların ve ne olduğu bilinmeyen hareketlerin mağara duvarına yansıyan gölgeleri miyiz? ​Yoksa her insan, üzerine zimmetlenmiş eşyaların bir gölgesi haline mi geldi? ​Bütün kapıları açacak o altın anahtar nerede ve biz ruhumuzu kimlere emanet ettik?  Kavramlar ve kavrayışlar dünyasının tam olarak neresindeyiz? ​İnsan, körpe bir çocuk misali; düşünceleri saf, duru ve lekesiz. ​Sonra ne idüğü belirsiz, hoyrat bir el gelir de kirletir o düşünceleri. ​Paslı ve kararmış fikirler basar dünyamızı; bizi içinden çıkılmaz durumlara sokar. ​Öyle bir an gelir ki, artık çevremiz bizi değil; ...

konuşma havasında hayat dersi...

Resim
 

O Kapının Önünde

Hayat, dış dünya ile iç dünya arasında gidip gelen bitmek bilmeyen bir seferdir. Çoğu zaman yolları aşındırma sebebimiz sadece hayatın idamesi, yani ticari bir kaygıdır. Eğer yola çıkma isteği böyle bir kaygıdan doğuyorsa, bir vazife olmaktan öteye gidemez. Gün içerisinde işlerin arasında gidip gelmelerle akşamı eden insan, sadece günü bitirmiş olmanın ağırlığıyla evinin yolunu tutar. Ancak asıl yolculuk, insanın dışarıdaki gürültüden yorulup kendi içine dönmeye niyet etmesiyle başlar. Bu, kulun her şeyden sıyrılıp kendi hakikatine yönelmesi; yani Rabbiyle o en mahrem ve en sessiz noktada buluşmak için yola koyulmasıdır. Burada asıl dert, bulunduğun ortamı terk edip kendinle hemhâl olmaktır. Bu, kalabalıkların gürültüsünden ve bitmek bilmeyen çatışmalardan asil bir kaçıştır. Bu arada, amaç sadece uzaklaşmaksa, nereye gideceğinin pek de önemi yoktur. Ne zaman ki bu sıyrılma bir kurtuluşa evrilir, işte o an dışarıdaki rüzgârlar kesilir ve kişi içeriye doğru o büyük yolculuğuna çıkar. Bu,...

Garip Bir Tezat

Ne garip… Kimi, aldığı araba için bir hayır bile dağıtamazken, kimi çocuğunun ayağına bir ayakkabı alamıyor. İhtiyaçlarımız bitmiyor, kazandıklarımız ise yetmiyor. Sanki bir eksiklik hâli, insanın peşini hiç bırakmıyor. Etrafına bakıyorsun… Başka başka ihtiyaçlar, başka başka dertler görüyorsun. Ama çoğu zaman elin uzanmıyor, bir şey yapamıyorsun. İşte o an, insan kendiyle yüzleşiyor. Bu, sadece bir vicdan meselesi değil. Bu, insan olmaya yaraşır bir duruş meselesi. Çünkü iki ayak üzerinde yürümekle insan olunmuyor. Asıl insanlık, bir başkasının ihtiyacını giderebildiğin yerde başlıyor. Garip ama hakiki bir duygu bu… Bir başkası için üzülmek, onun sevindiği için sevinmek… Sanki aşık olmak gibi… Ama daha saf, daha karşılıksız, daha derin. Belki de insanın ruhu, en çok bir başkasına dokunduğunda huzur buluyor. Selam ve dua ile… Osman Öztürk  25 Nisan 2026  02:30

Maskeler

Kaybettiklerimiz ve kazandıklarımız… Aslında hepsi varlığımızın bir muhasebesi. Zaman bir nehir gibi akıp giderken, insan hâlden hâle sürüklenen bir yolcu. Bu yolculukta karşılaştığımız her sima başka türlü: Kimi gerçekten orada, kalbiyle; kimi yalnızca bir gölge. ​Aynı meydanda sırtlanlar ve ceylanlar var. Biri açgözlülüğünün peşinde, diğeri canının derdinde. Zaman değişse de sahne değişmiyor: Kimi ürkek ve mazlum bir ceylan, kimi pusuda diş bileyen bir sırtlan. İnsan, bazen öyle bir hâle dönüşüyor ki, en vahşi hayvanı bile dehşete düşürecek bir karanlığa bürünebiliyor. Kimi bir sabiye kirli elini uzatır, kimi başkasının hakkına, malına, namusuna göz diker. ​Herkesin yüzünde bir maske… Artık güzel yüzler değil, maskeler çoğalıyor. Kir yüzlerde değil; kalplerde saklanıyor. Oysa iyilerin safı zayıf değil—sadece sessiz ve vakur. Onlarda maske yok. Zayıfın yanında durmak, emanete sadakat ve şikâyeti terk etmek var. Hâline razı olmak, başa gelene gönülden teslimiyet var. ​Ama biz… Ne zama...

YALNIZIZ

Gurbet garip kökünden gelir, gurbette olmak garip olmak demektir. Mayama aldanmayacağım; zira topraktan karılmış olsam da bu dünyada gurbetteyim hissediyorum. Kendimi ait olmam gereken yerde hissetmiyorum. Yabancı bir yerdeyim; pazar yerinde annesinin elini bırakıp kaybolmuş çocuk gibiyim. Yalnızım, şaşkınım ve garibim. Doğmuş olmanın travmasını atlatamadım. Anamın emzirdiği süt yetmedi buna; zira her el kendi ağzına uzanıyor sadece. Bu kadar cemiyet mahkûmu bir varlık nasıl oluyor da bu kadar ferdî olabiliyor? Bu tezatı anlamamak şaşkınlığımı katmerliyor sadece. “Ne için?” sorusu ruhumu kanatarak tırmalıyor. Bu mevcudat ne için, bu varlık ne için, bilinç ne için ve ben kimim? Ne bu susuzluk; çaresizce çırpınan balık ben miyim? Ne bu hâr; bu yangının körüğü ben miyim? Ata’na rahmet üstad; ne bu yalnızlık, güneşe göç var da kalan ben miyim? Kâh düğündesin; doğumu müjdeleyen bir hengâme, kâh savaştasın; ölüme işaret cengâme. Bu iki tezatı birleştiren kalabalığın aynı sebeple beraber oldu...

Kapı Kapanmadan

Sevginin, hüznün ve yanılgılarımızın sonsuza dek süreceği algısı, bizi büyük bir kandırmacanın içerisine çekiyor.  Zamana yenik düşen duyguların sahteliğiyle yüzleşmekten kaçıyoruz.  Küskünlükleri, nefretleri bir özür cümlesiyle, aradaki buzları eritebilecekken ; yıkılası egomuz buna müsaade etmiyor.  Şirk’e giden bu yolculuk insanı felaketin eşiğine getirse de, bu durum acaba o dipsiz sonsuzluk algısından mıdır?  Sanki ebediyete kadar bulunduğu bu tavrı sürdüresi geliyor insanın.  Oysa birbirimize karşı tavırlarımız, davranışlarımız ve bunların bilinçaltına yansıması, bazen okunamamış bir yazı gibi duruyor karşımızda.  Eğer o satırlar vaktinde fark edilebilseydi, belki de o kapıdan içeri dahi girilmezdi. Allah insana defaatle uyarılar ve sürekli uyarıcı haller gösterdiği halde; bizler, hatada ısrar edene başka bir yanlışla cevap verme gafletinden geri durmuyoruz.  Peki, doğru nerede? Kaybetmekten korktuklarımız, kazanacağımız şeylerden fazla mıdır yok...

Bir İçe Dönüş Çağrısı

​Yaşadığımız hayatta başımıza gelenleri anlamlandıramamanın, o belirsizlik denizinde boğulmanın adıdır imtihan.  Anlam kazanmış, kalbe dokunmuş ve kabullenilmiş bir imtihana ise arifler sabır derlermiş. ​Peki, biz bu hayatın tam olarak neresindeyiz? Her an bir imtihanın içinde olduğumuzu, her nefeste bir sırrın içinden geçtiğimizi biliyor muyuz? Zannetmiyorum.  Zira bu bilince ulaşma hali, her ruhun kapısını farklı bir surette, farklı bir formda çalar. ​Bu çağrı herkese özel, her gönle ayrı bir "kıvamda" gelir: ​Kimisi avucundaki malın azalmasıyla sarsılır, ​Kimisi en güvenli limanı sandığı eşiyle sınanır, ​Kimisi evladının bir bakışıyla, bir susuşuyla terler, ​Kimisi işiyle, kimisi dostuyla... ​Kimisi ise henüz adını dahi koyamadığı derin boşluklarla. ​İmtihan, insana gelirken şahsa münhasır, adrese teslim gelir. ​Bir soru yankılanıyor zihnimde: Peki, imtihan öylesine mi gelir? Maksadı nedir? Sadece can yakmak için mi gönderilmiştir? Hayır. Onun kıvamı, kişinin hamlığını piş...

Sessiz Arayış

  Kime, nereden geleceği bilinmeyen bir imtihanla karşı karşıyayız. Gerçeğin içinden ha deyip çıkamadığımız bir imtihan. Tamiri nasıl yapılır bilmiyoruz. Kuruntularımız bulunduğumuz yeri sürekli kontrol etmemize neden oluyor. Bir uyurgezer gibi yatağımızdan kalkarız; gözlerimiz açık olduğu halde nereye, ne için baktığımızı bilemeden. Bir boşluk dolmadan başka boşluklar oluşur içimizde… Neyi dolduracağımızı bilemeden. Tek sığınılacak yerin Allah olduğunu biliriz, ancak “O”na dahi nasıl sığınılacağını bilemeden. Dünyamız sürekli eksik. İçindeki boşluklar ruhumuzu sarıp sarmalıyor. Bir haykırış yükseliyor. Bu boşluklar kalbimizi sararken, sessiz bir nida yükselir: “Ey Allah’ım beni duy!” Acı, kalbin kabuğunu çatlatıyor; çatlayan yerden hakikat sızıyor içeri. İnsan çoğu zaman karanlıkta bu ışığı arıyor. Ruhun tamiri acıya karşı sağlamlaştırılmış bir hissiyat. Nerede elimizi tutacak olan “O” dost? Bir arayış içerisindeyiz. “O”nu bulamadan, “O”nu bulanlar ise bir eminlik içerisinde. Sahi...

Karşılıksız İyilik

. Bir insan diğerine karşılık beklemeden, amaçsız iyilikte bulunabilir mi?. Modern insana ( Müslüman ‘a) göre bu mümkün değildir. Zira modern zaman ve içine saplanmış insan bunu idrak edemez. Gemisini kurtaranın kaptan olduğu ve kendi yükselmesini digerinin düşmesine bağlayan, kendi arzularının tatmini için canhıraş çabalayan , korkunc bir benlik duygusuyla kendine odaklanmış insanın Diğer’ini görmesi , duyması, anlaması imkansızdır artık. Özellikle muhafazakar kesimin dünyanın ( batı medeniyeti) çatallı diliyle soktuğu ve aldığı zehirle bırakınız aç komşusunu düşünmeyi, uzak diyarların mazlumuna klavyeden destek verdiğini sanarak, en azından tarafını belli etmek kabilinden (İbrahim’in karıncası) imanını pekiştirmenin huzuruyla tok yatıyor. Bu Müslüman tipi, bir insanın diğerine karşılık beklemeden ve amaçsız yardım ve iyilik edebileceğine inanmıyor. Eski hikayeler sosyal medyada paylaşılabilecek insan davranışları olarak kutsanıyor, atalarımız ne biçim adamlarmış vay be!!..  ...

İkilemin Gölgesinde Ruhumuz

İkilem; Nerede doğar? Hangi kaderi yaşarız? Sonunda nereye bağlanır? Günün sonunda, korkularımız ve endişelerimiz ruhun sınav alanlarını ortaya çıkarır. Haz peşinde koşarken Allah’ın bizler için başlattığı farklı imtihanlarla karşılaşırız. Acaba kazandığını zannederken her ikisini de kaybetmek… Bu duygu insanı farklı bir korku bataklığına düşürüveriyor. Korkularımızla yüzleşmek ise en mantıklı seçenek iken, tekrar eden iç sesler ise kaybedeceklerimizi hatırlatıp durur. İnsanın kendi eliyle kendisini düşürdüğü bu durum gerçekten zordur. Ancak insan hayatının kaçınılmaz tarafı hazlar üzerinden programlanmış olmasıdır. Hazlar ise ancak helal dairenin içinde alınabilirse ruha huzur verir. Bu ise çok ince bir çizgidir. Yarın düşmek istemediğimiz bir imtihanın kapısını aralamamak için bu çizgiyi korumak zorundayız. En güzeli, dünyanın haz penceresini az sayıda açmaktır. • Aksi hâlde insan hazların esiri hâline gelebilir. Alimallah… Selam ve dua ile Osman Öztürk

Bir Kaybediş Hikayesi

Bir tükenmişlik hikayesi… Yıllardır biriktirilen, parça parça doğranmış, lime lime edilmiş bir hayat hikayesi… Her şeyin bir sonu var, muhakkak. Sonsuz güç sahibi olan Allah’ın sözünü yanlış anlayan insanların hikayesi. İlk günahı işlerken, masum görünen şeyler, ardından alışkanlıklara dönüşüyor. Alışkanlıklar, ise, davranışlarımız oluyor. Kötü olduğunu bildiğimiz davranışlar, kişiliğimize dönüşüyor. En nihayetinde, kötü birisi, oluveriyoruz. Derken Allah onu, istenilen kader doğrultusunda, daha çok batsın diye kötülük işlemesine müsaade ediyor. O da ruhundaki sonsuzluğu, kötülüğün emrine veriyor. Bütün bunlar, yaşanırken, bir tükenmişlik de başlıyor, aslında. Ancak, fark edilmeden, usulca. Kötülük zihnini öyle bir kaplamış ki, kötü davrandıklarını, kendisine hizmetçi gibi görmesine sebep oluyor. Halbuki, bilmiyor ki, Allah'ın esması El-Halim, devreye girmiş. Yanılgısı ise, Allah'ın aceleci davranmaması, halbuki. Ama ta ki, kitapta yazdığı gibi, kötüye de bir sınır koyulmuş. Yı...

sandal ve gemi

Bizler, Gelip geçici olduğunu bildiğimiz şeylere yatırım yapıp duruyoruz. Ve yaptığımız yatırım kadar bağlanıyoruz onlara. Kimimiz sevgimizle, kimimiz maddiyatımızla, kimimiz emeğimizle… Bağlılıklarımızı terkedip gidebilmek de harcadığımız sermayenin çokluğuna göre değişiyor. Bağlarımız farklı olsa da hepsini “dünya” başlığı altında topluyoruz. Bir sandal ile bir yük gemisini aynı iple kıyıya bağlayamazsın. Yükünüz ne kadar ağırsa, bağlarınız o kadar çoğalır. Dünyevi arzu ve istekleri sonsuz olan insanın acizliği ve fakirliği giderek ortaya çıkıyor. Kaybetme korkusu, daha fazla bağ atmamıza sebep oluyor. “Açığı kapatayım” derken daha fazla saplanıyoruz. Sonunda ise yine eksik, yine yetersiz kalıyoruz. Hani gemiden bahsetmiştik ya… İçine dünyayı tıka basa doldurduğumuzda, terk edilmişliklerin sonunda şu cümle dökülür dudaklarımızdan: “Keşke içinde kendimin olduğu bir sandalım olsaydı.” Her an, ansızın bir şey demeden gidebileceğin bir sandal… Bazen insan çok şey beklemez hayattan. Sadec...

Nefis Sabır ve Yol

Anlamsız gibi gelen ama derinlerde bir yerde mutlaka anlam bulan hal; imtihan. Nereden geldiği, nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir süreç. Sanki imtihanın anlamlanması için bir dekodere ihtiyacımız var. Çünkü biz insanoğlu çözümleme yaparken zorlanıyoruz. Nereye sürükleniyoruz, hangi kıyıya vuracağız, bilmiyoruz. Bir belirsizlik hâli… Aslında belirsizlikten çok, belirsizliğin bizi ittiği stres yıpratıyor. Bunalımların içinde kıvranıp duruyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse nefis bu imtihanı istemiyor. Çünkü nefis, sonucu görünmeyen hiçbir yolda kalmak istemez. Bu yüzden yoruluyoruz ve kaçmak istiyoruz. Ama Allah’ın muhakkak bir hesabı var. Bunu klişe bir söz olarak söylemek istemiyoruz. Çünkü gerçekten her şeyin sahibi O ve O’nun tarafından kurgulanmış bir hayatın içindeyiz. Her yerde kapalı kapılar var; sadece bazıları açık. ve Asıl soru şu: Biz o açık kapıyı bulabilecek miyiz? Osman Öztürk 

İslam dünyasının düşkünlüğünün sebebi

Kesin olarak anladım ki Müslümanlar arasındaki bu içtimâî ve kültü-rel çözülüş ve çöküşün, başka değil, yalnız bir sebebi vardı; bu sebep, Müslümanların yavaş yavaş İslâmî esasların rûh ve mânâsına uymayı terketme yolunu tutmuş olmaları gerçeği-ne varıyordu. Bunun sonucu olarak İslâm yine var olmakta devam ediyordu; fakat rûhsuz bir ceset gibi. Muhammed Esed/ yolların ayrılış noktasında İslam

sözler ve imtihan

Görünmez sınırlar vardır;  sözleri sona erdiren ama söyleyişe izin vermeyen… Ne olduğu hâlden hâle değişen,  Bazen bir korku, bazen kadim bir töre. Kulun kalbini en mühim yerden tutan; yapılması gerekeni erteleten,  niyeti fiilden ayıran. Bu hâl, çözülmesi emek isteyen bir düğüm gibidir; adı konulmamış bir imtihanı andırır. Kimi zaman kul, “Bu benim imtihanım değil” diyerek kendi payına düşeni fark etmez. Oysa perde kendiliğinden kalkmaz. Beklemek yetmez; sabrın hareketi,  gayretin edebini gerekir. Zira tasavvufta sabır, durmak değil, Hakk’a doğru yürümeyi terk etmemektir. Halbuki Yüce Yaratıcı’nın kulun içine yerleştirdiği kuvvet, bizzat sabrın kendisi değil midir? Osman Öztürk 

Dijitalleşme

Resim
 

Dalgalardan Dairelere İnsanın Terakkisi

İnsan, ruh ve ceset. Ruh cesedin içerisine sığmayacak genişlikte bir varlık.  Ama cesedin içerisine hapsolmuş.  Dünya ise bir hapishane.  İçerisinde ruhları ıslah eden bir mekan.  İçerisinde dalgalar ve daireler mevcut. Her dalga en küçüğünden en büyüğüne kadar ruhu dövüyor.  Ruh dövüldükçe dalga bir şeyleri de götürüyor.  Ruh ayakta kalmayı başardıkça daha geniş bir daireden içeriye adım atıyor. Her dalga boyutu imtihanın da gücünü göstermekte.  İmtihan ne kadar çetinse ruhun , bir sonraki dairenin içerisine girmesi kolaylaşıyor.  Daireler manevi dünyanın şekillenmiş bir yapı taşına dönüşüyor adeta.  Şuralarda yanılıyor olabiliriz belki de. Ruhla yüklü bir ceset hazlarla doyurulduğunda mevcuttaki dairenin içerisinde kalmayı sürdürüyor. Ancak hazlardan sıyrılmayı başarabildikçe ruh; farklı alemleri kendisine ikram edilmiş buluyor. Bu elbet kolay bir şey değildir.  Büyük zatlar ulaşabildikleri daireleri belki kendisine yeterli görmeyip da...

Atalar Öğüdü

 "Unutmayın, bugün hayatınızın geri kalanının ilk günüdür.

Dedikodunun Gücü

Dedikodu bir topluluğu, ortak düşman olarak algılanan kişi veya gruplara karşı birleştirebilir, hatta seçim zamanlarında kamuoyunu şekillendirmek için bir negatif kampanya aracı kılınabilir. Böylece kendi adayınızı sütten çıkma ak kaşık, hasmınızı da güvenilmez ve şüpheli bir kişi olarak ilan etme imtiyazını size bağışlar.

siyaset ve erdem

Artık hangi dedikoduya inandığımız politik tercihlerimizi belirliyor. Dedikodular fısıltıyla değil kamusal ortamda, olabilecek en yüksek sesle dile getiriliyor. Siyasetçi ve onun takipçisi, kendi erdemini ortaya koymaktansa ötekinin erdemsizliğinden kendisine pay çıkarmak derdinde. Bunun için de en elverişli yol duyguların kolaylıkla sevk ve idare edildiği bir dedikodu ve söylenti iklimi oluşturmak. Kemal Sayar/Kayıp Arkadaş