29 Mayıs 2026 Cuma

Perde ve Çağrı

Sekülerlik...
Dünyayı merkeze alan, ahireti ise hayatın uzağına iten bir bakış biçimi.
Peki ya Allah?
Din, diyanet ve ahlak bu denklemin neresinde durur?
​Modern insan, kendisine yeni ve kaygan bir ahlak inşa etti.
Vicdanı fazla rahatsız etmeyecek kadar yumuşak, nefsini zorlamayacak kadar esnek bir ahlak...
İçinde dünyaya dair geniş bir serbestlik vardı; fakat hakikati hatırlatan her ses giderek daha fazla yabancılaşmıştı.
“Kimseyi incitme” diyordu; ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda başkalarının sınırlarını çiğnemekte bir sakınca görmüyordu.
Hayatın bazı alanlarında sınırsız özgürlük arzuluyor, fakat hakikatin sınırlarını duyunca rahatsız oluyordu.
​Geçen gün, hakikati hatırlatan bir söz söylediği için insanlar tarafından “fazla hassas” diye yaftalanan birisinden işitmiştim. Ona göre çağın dengesi şuydu: Dünyevi hazlar normal, fakat manevi uyarılar aşırıydı.
​İnsan, hakikatten kaçtığını zannederken aslında kendinden uzaklaşıyordu. Çünkü asıl kaçış dışarıdaki insanlardan değil, kendi iç dünyasından idi.
İçinde yaşayamadığın bir din, ruha ağırlık verir. Ama din, hayatın tamamına temas ettiğinde, insanda en çok rahatsız olan nefs olur. Çünkü nefis, sınırsızlık ister; ilahi sınırlar ise onu bunaltır.
​İnsan avucunda taşınan bir balon gibidir. Onu nereden sıkarsan sık, muhakkak başka bir yerinden şişer. Bastırdığını sandığı her şey, başka bir yerden kendini gösterir. Ve insan buna “özgürlük” der.
​İnsan kaçtığını zanneder; fakat çoğu zaman kendi hakikatinden kaçmaktadır.
Sürekli ertelenen bir hesap, sürekli ötelenen bir yüzleşme...
Manevi sorumluluklarından uzaklaşan bir kalp, bir gün kendisine dönüp bakmaz mı?
​Peygamberler...
Evliyalar...
Sahabeler...
Bu dünyadan ne büyük hakikat ehli geçti.
Onlar böylesine ağır bir davayı omuzlamışken, biz bugün hangi güvene yaslanıyoruz?
Ya onlar bir hakikatin izindeydi ya da biz büyük bir yanılgı içindeyiz.
Onlar mı yanıldı, yoksa biz mi görmezden geliyoruz?
​Bu sorular aslında insanın içinde saklıdır.
Fakat nefis, bu soruları duymak istemez.
Çünkü her cevap, bir hesaplaşma doğurur.
​Hakikati kabul edenlerin kalbi sükûnet buldu.
Kabul etmeyenler ise, geçici hazların ve dünyevi uğraşların içinde kaybolup gittiler.
​Sonu ayrılık olan bu dünya hayatı tükenmeden önce, insan Rabb’inin şu hitabına kulak vermelidir:
​“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 28)
​Selam ve dua ile...
​Osman Öztürk
29 Mayıs 2026

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Turnusol Kâğıdı

Dünya; bir düş gibisin, içine hapsettin her şeyi geçiciliğinle yok eden bir rüyasın. Her seferinde benzerlikleri ile beraber birbirinden farklı hayatları kendi içerisinde hapsetmiş bir mapushanesin. Bazı yönlerinle cazibedar, bazı yönlerinle fitne, fesat ve acı dolu bir ülkesin. Kimi, hangi şekle sokacağın; kime, hangi yüzünü göstereceğin bir meçhul.

​Kadim Kitap’ta belirtilen iyilerle kötülerin Savaş Meydanı, aynı zamanda bir turnusol kâğıdı... Kimine kendini sevdireceğin taraflarınla yaklaşırken, kimine kendinden uzaklaştıracağın yönünle yaklaşırsın.

​Acı bir soru: Kim şanslı? Acılara duçar olan, dolandırılan, savaşlarda kayıplar yaşayan, annesiz, babasız, evlatsız kalanlar mı? Yoksa hayvandan aşağı bir kişiliğe sahip olduğu hâlde zevk ve sefa içerisinde yaşayanlar mı?

​Uzak kalmanın mümkün olmadığı senden, sana rağmen ahireti kazanmaya çalışmak, iyi ruhların belki de en büyük tesellisi...

​Zerre kadar hayırla zerre kadar şerrin tartıldığı o mizan gününde (Zilzâl, 7-8) hangi tarafta yer alacağız? Büyük merak konusu...

​Kimi vicdanların sızladığı, buna rağmen bazılarının bütün uyarılara rağmen gözlerini ve kulaklarını kapattığı bu gelip geçici yerde, kazananlar kulübüne girebilmek ümidiyle...

​Selam ve dua ile…

Osman Öztürk 

01.30

26 Mayıs 2026


Vicdan'ın Mahkemesi

Kartopu, kışın oynanan küçük ve masum bir oyun gibi görünür; sokakta oynamak insana zevk verir.

​Fakat bazen küçücük bir kartopu bile, yuvarlandıkça büyüyüp büyük bir kar kütlesini harekete geçirerek bir çığa dönüşebilir. Bu basit görünen doğa olayı, aslında küçük şeylerin zamanla ne büyük sonuçlara yol açabileceğini hatırlatır.

​İnsan ilişkileri de böyle değil midir? Küçük bir söz, küçük bir davranış, küçük bir ihmal… Bütün bunlar ilk bakışta önemsiz gibi görünür. Ancak zaman içinde birikir, büyür ve insanın hayatında büyük kırılmalara dönüşmez mi?

​İçinde yaşadığımız hayatta insanlar bir telaşın içinde oradan oraya koşturup durur. Bir araya gelirler; kimisi hasbihal ederken kimisi ticaretin içindedir.

​Ticaret sadece bir ürünün el değiştirmesi değildir; onun yanında insanî ilişkiler de kurulur. Kimisi verdiği sözlerle güven inşa ederken, kimisi de güvenin yanından bile geçmeyen bir tavırla kendi kalitesini ortaya koyar.

​Yıkılan güven, sadece maddi kayıp değildir. Maddiyat yerine konur ama güven aynı şekilde geri gelmez.

​Bazen insanı en çok yoran şey kaybın kendisi değil, o kaybın güven duygusunu da beraberinde götürmesidir. Verilen sözün tutulmaması, o büyük çığın ilk hareketidir.

​“Bir kereden bir şey olmaz” denilerek hafife alınan küçük ihlaller, zamanla büyüyerek insanın insana olan bağını zayıflatır.

​Güven sarsıldığında, insanı insana bağlayan o görünmez bağlar da kopmaya başlar. İşte bu yüzden her söz, aslında insanın kendi mahkemesinde verdiği bir ifadedir.

​Belki de insanı en çok yoran şey kaybın büyüklüğü değil, ansızın gelen bir kırılma hissidir.

​Ticaretin ölçüsü bellidir; fakat bazıları bu ölçüyü kabul etmek yerine kendi ölçüsünü üretir. İnsan kendi nefsini ölçü hâline getirdiğinde, adalet de yavaş yavaş bozulmaya başlar.

​Ölçü bozulduğunda vicdan da bulanır. Allah’ın koyduğu sınır varken insanın kendine ayrı bir düzen kurması, aslında büyük bir çelişkidir. Çünkü insan bazen kazandığını zanneder ama aslında kendini kaybeder.

​Dünyaya olan bağlılığımız arttıkça kalbin dengesi değişir; insan meşguliyet içindeyken mananın sesi kısılır gibi olur ve Rabbine yakın olduğu bir haldeyken O'ndan uzak düşmüş bir hâl içinde bulur kendini.

​İnsanı en çok yaralayan şey bazen kayıp değil, yanlış insanın eline düşmektir. Bazen acı maddiyattan değil, insandan gelir.

​Bazen de insanın kendisine en ağır yükü yine kendisi yüklediği olur. Rıza dışı kazanç, insanın omzuna kendi eliyle koyduğu görünmez bir yüktür.

​Kul hakkı görünmez ama en ağır yüklerden biridir. Haksız kazanç dünyada hafif görünse de, hesabı ağır olabilir.

​Belki de bu yüzden her insan, kendi iç dünyasında bir mahkeme taşır. Ve o mahkemede bazen hâkim de, sanık da, tanık da kendisidir.

​İşte insan, kendi içindeki o derin mahkemeden kaçmaya yeltendiğinde, o ayet kapı gibi karşımızda belirir:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6)

​Selam ve dua ile…

05/05/2026

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Mağlubiyetten Kurtuluşa


​Yenik düştüm Allah’ım.

​Zamana, şartlara ve insanlara...

​Direnmeye çalışıyorum.

​Bir taraftan da dünyada olup biten her şeye rağmen,

​Yine aynı yerde bir çıkış yolu var mı diye düşlüyorum.

​Aslında bir çıkış yolu olmadığını bildiğim hâlde…

​Sıkı sıkıya eteğine yapışıp dua ederek yalvarmamı bekliyorsun, biliyorum.

​Ben ise toz konduramadığım nefsime söz geçiremiyor,

​Suçu hep başkalarında arıyorum.

​Seninle arama nasıl bir mesafe koyduğumu bir türlü anlayamıyorum.

​Nasıl olur da annemin içine şefkat yerleştirmiş birisi merhametsiz olur?

​Bu dünya imtihanının işleyişi gerçekten çok tuhaf.

​Ruhumdan koparılan taşların bir heykele dönüşmesini izlemek ızdırap veriyor.

​Çünkü onları kendimden bir parça görüyor,

​Koparılmalarını istemiyorum.

​İstiyorum ki; zorluklar olmasın,

​Hayat güllük gülistanlık olsun.

​Ben yine yiyeyim, içeyim ama bunun hesabı bana sorulmasın.

​Cennet mi? 

Dünyamı cennete çevir.

​Evet, senden bunu istiyorum, her şeye rağmen.

​Çünkü ben seni gerçekten de henüz tam tanıyamamış ve

imtihanların sebebini kavrayamamış birisiyim.

​Evet, ben her şeyin merkezine kendisini koyan biriyim.

​Bu, egosu yüksek insanların düştüğü bataklığın samimi bir itirafıdır.

​Ama artık kendimi uyanmak isteyen biri olarak kabul ediyorum,

​Ve şunu itiraf ediyorum ki; bütün samimiyetimle…

​Yenik düştüm Allah’ım, kapına geldim.


selam ve dua ile

12 Nisan 2026 — 23.20

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Platonun Ünlü Mağara Alegorisi

Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.

Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir.

Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.

Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.

Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar..

Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır.

Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar...

Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.

Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir.

Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler.

Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir.

Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..

Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.

Herkesin bir gün mağaradan çıkabilecek kadar cesur olması dileğiyle...



 

İnsan Ne İle Yaşar Kitabından Bir Hayat Dersi

Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında; Çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. 

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. 

Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. 

Gerçekten de reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin. 

Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin!..” 

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. 

Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. 

Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti.


Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. 

Başladığı noktaya iyice yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz  

Reis olanları uzaktan izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. 

Adamlarına bir mezar kazdırır. 

Pahom’u bu mezara gömerler. Reis; Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” 

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… 

Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… 

Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir… 

Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirmiş olur. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcayıp durur. 

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. 

Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gidiyor aklımızdan.

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zamanı tüketir, sözleri tüketir… 

Benlik biriktirirken, benliğini tüketir… 

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çaya, zeytine ve ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?!. 

Dolu bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız? 

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz. 

Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekanı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. 

İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece. 

Aldığımız her nefes, menzile bir adım daha yaklaştırıyor hepimizi... 

Sağlıcakla....

3 Mayıs 2026 Pazar

Bir Varoluş Sorgulaması

​Hayat; bir yanıyla alçaltıcı lezzetler, diğer yanıyla pembe hülyalar dersi...

​Şehvet, hırs ve sevgi üçgeninde kurulan o aşılamaz sanılan engeller, her aşıldığında yeniden tırmanılması gereken başka bir sıradağ gibi dikiliyor karşımıza.

​Evet, günümüzün en büyük yapı taşı ve sır dünyası, çözülmesi gereken o muazzam bulmaca:

​Hayat nedir?

​Bizler Eflatun’un mağara alegorisindeki gibi; dışarıdaki insanların ve ne olduğu bilinmeyen hareketlerin mağara duvarına yansıyan gölgeleri miyiz?

​Yoksa her insan, üzerine zimmetlenmiş eşyaların bir gölgesi haline mi geldi?

​Bütün kapıları açacak o altın anahtar nerede ve biz ruhumuzu kimlere emanet ettik? 

Kavramlar ve kavrayışlar dünyasının tam olarak neresindeyiz?

​İnsan, körpe bir çocuk misali; düşünceleri saf, duru ve lekesiz.

​Sonra ne idüğü belirsiz, hoyrat bir el gelir de kirletir o düşünceleri.

​Paslı ve kararmış fikirler basar dünyamızı; bizi içinden çıkılmaz durumlara sokar.

​Öyle bir an gelir ki, artık çevremiz bizi değil; biz, kendimizi ve çevremizi şekillendiremez oluruz.

​İnsan, özü itibarıyla balçık gibidir; hangi kalıba sokarsan ona girer, hangi yöne itilirse oraya meyleder.

​İlim dünyasının zirvelerinden tinerci köşelerine kadar uzanan o keskin yelpazede; kimisi sigaranın tiryakisi, kimisi uyuşturucunun müptelası olur.

​Oysa farkında mıyız? 

Her insan, ruhunu tatmin edecek bir uyuşmanın peşindedir.

​Ruhun açlığını giderecek "ilaçları" sunduktan sonra, hastaların sürekli doktor peşinde koşması gibi; insanlar da tatmin oldukları o duruma doğru hızla yönelir ve o odağın etrafında birer halka oluştururlar.

​Lakin bu uyuşukluk, eninde sonunda uyanılacak olan o mutlak sona kadar sürer.

​Ve işte şimdi, o kapının önünde süklüm püklüm duruyoruz.

​Ömür yolunun bittiği yerde kabir kucağını açmış; 

"Ne zaman geleceksin?" diye fısıldıyor.

​Ve ölüye soruyorlar:

"Kefenin yanında mı?"

Selam ve dua ile 

27 Kasım 2004

Son Yazı

Renklerin Dili

Siyah, beyaz ve kırmızı… Üç renk, üç ayrı anlam, üç ayrı insanlık hâli. Kırmızı; aşkın, sevginin ve gönlün rengidir. Sevebilen insanın ruhun...