30 Kasım 2025 Pazar

Ayetlerden Bela ve Musibetteki Hikmet


A'raf-94. (Bütün bu kıssalardan alınacak derse gelince, ey insan! Adına musibet de-diğiniz şeyler bile, bizim rahmetimizin farklı bir tecellisidir.) Biz hangi ülkeye (rahmetimizin müjdecisi olarak) bir peygamber gönderdiysek, o (peygamberi yalanlayan, refahla şımaran, verilen nimetlere nankörlük eden) ülke halkını, yalvarıp yakarsınlar (âciz ve fakir olduklarını anlasınlar, bir üstünlük hastalığı olan kibirlerinden arınsınlar ve bütün bunların sonucunda gaflet uykusundan uyansınlar) diye mutlaka (ekonomik kriz ve bu krizin sonuçları olan) yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.

A'raf-95. Sonra (arkadan gelen nesiller geç-mişte yaşananlardan ders alınca) kötülüğün (sıkıntının ve darlığın) yerine, iyilik (bolluk ve bereket) getirdik. Nihayet (aradan biraz zaman geçti. Sayıca) çoğaldılar (geniş imkânlara kavuştular) ve (yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak) "Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı (demek ki, bu olaylar ilahî bir uyarı, imtihan veya ceza değil. Tamamen tesadüflere bağlı olarak öteden beri süregelen basit tabiat hadi-seleri ve sosyal olaylardan ibaretmiş") dediler (ve tekrar gafletin derin uykusuna daldılar) Biz de hiç beklemedikleri bir anda onları ansızın yakaladık.

A'raf-96. Eğer o (peygamber gönderilen) ül-kelerin halkları inansalar (Allah'ın ya-salarındaki işleyişi kavrasalar) ve (buna bağlı olarak bir milletin geri kalmasına,fakirleşmesine ve başka milletlere bağımlı ve muhtaç olmasına sebep olacak şeylerden) sakınsalardı, üzerlerine gö-ğün ve yerin (bolluk ve) bereket kapıla-rını açardık. Fakat (onlara bu gerçekler hatırlatıldığında) yalanladılar, biz de on-ları yaptıklarına karşılık cezalandırdık.

A'raf-97. (Bu cezalandırmalar her zaman ola-bilir.) O halde, hangi toplum gece uyurken başlarına azabımızın gelmeyeceğin-den emin olabilir?

A'raf-98. Yahut hangi memleketin halkı, on-lar gündüz vakti eğlenirken başlarına azabımızın gelmeyeceğinden (gece veya gündüz gelen azapların, onları ebedi azaba götürmeyeceğinden) emin olabilir mi? (Var mı garantisi olan?)

A'raf-99. Yoksa onlar, (geçmiş kavimlerde olduğu gibi toplu helâklerin olmayışına bakarak, teknolojilerine güvenip, her türlü tedbiri alarak veya) Allah'ın (mühlet vermesini, yanlış anlayarak O'nun) azabından emin mi oldular? (Hadiseleri yanlış yorumlayarak, aldıkları tedbirlere güvenerek, gaflete dalıp) Hüsrana uğrayan (bunun sonucunda basiretleri bağlanan) topluluklardan başkası Allah'ın azabından emin olmaz.

A'RAF-100. Geçmişteki sahipleri helâk olup gittikten sonra bugün bu topraklarda hayat süren müşrikler (tarihin farklı olaylar üzerinden tekerrür edeceğini) hâlâ anlayamadılar mı? Eğer dileseydik, işledikleri günahlar yüzünden pekâlâ onları da cezalandırabilirdik. (Bu cezalar her zaman maddî olmaz. Bazen de manevî olarak gelir. Bir manevî ceza olarak) Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (kulakları olduğu halde) hakkı işitmezler. (Gözleri olduğu halde gerçeği görmezler. Akılları olduğu halde, yaratılanla, Yaratıcı arasında bağlantı kuramaz, yaratılışı tesadüfe bağlarlar.)

A'raf-101. İşte (geçmişte yaşamış) o toplumlar (ve onların ibret manzaraları...) Onla-rın haberlerinden bir kısmını sana (ve senin şahsında kıyâmete kadar gelecek tüm insanlara) anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri (ve peygamber misyo-nunun takipçileri) onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce inkâr ettikleri hakikate (kibir ve inatları yü-zünden) bir türlü iman etmeye yanaş-madılar. İşte, Allah kâfirlerin (küfürde ısrar etmelerinin bir sonucu olarak) kalplerini böyle mühürler.

A'raf-102. Onların çoğunda (vahye ve pey-gambere muhatap olmalarına rağmen, peygamberlerine) verdikleri söze (en ufak bir) bağlılık (emaresi) görmedik. Tam tersine, pek çoklarının (sözünde durmayan, ahlaksız ve) yoldan çıkmış kimseler olduğunu gördük.


22 Kasım 2025 Cumartesi

Kur'an Vicdan ve Akıl

          Dolayısıyla Kur'an esasen ve yalnızca tasviri değil, aynı zamanda kural koyucudur. Kur'an, eşya ve hadiseleri olgu ya da malumat olarak tanımlamaz; telkin edici kıssaları, çarpıcı benzetmeleri ve Tanrı'nın nasıl yarattığı ve tarihe nasıl müdahale ettiğiyle ilgili canlı tasvirleri, varlığı ve dünyadaki yerimizi görme biçimimizi değiştirmeyi amaçlar. Beşerî vicdanlarımızı, gerekçelendirilmiş bir iman ve erdeme dayalı bir hayat sürebilecek şekilde dönüştürmeye çalışır. 
           Vicdan uyanıp varlığın hakikatini dikkate almaya başladığında, her şey yerli yerine oturur ve aklımız, düşüncemiz, duyu organlarımız, görme, duyma, algılamamız ve ahlakî yargılarımız birbiriyle uyumlu hâle gelmeye başlar. Akıl ve rasyonellik bütünsel düşünce ve ahlakî anlayışın bu geniş bağlamında ortaya çıkar. Akıl, kendi başına, hakikatin bir ilkesi ve zemini olmaktan ziyade, dünyadaki varlığımızın ve gerçekliğe verdiğimiz beşerî cevabın geniş bağlamı içinde işlev görür.
İbrahim Kalın-Perde ve Mânâ

21 Kasım 2025 Cuma

şehrin ehemniyeti

Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.
Lügat:
İhlâs: Samimiyetle, yalnız Allah rızası için yapmak.
Hodgâmlık: Bencillik, sadece kendi çıkarını gözetmek.
Tasannu: Yapmacıklık, samimiyetsiz davranış.
Riya: Gösteriş için, insanların görmesi amacıyla ibadet veya iyilik yapmak.
Hamiyet: Dava için gayret ve fedakârlık gösterme.
Fazilet: Ahlâklı, erdemli davranış.

örtü

Geceyi üstümüzde örtü kılan var.
Onun aşkına nice namaz kılan var.
Göze imkansızı mümkün kılan var.

Aşk için susuz yerde gemi yapan var.
O aşkla denizi ortadan ikiye yaran var.
Mağarayı örümcek ağıyla saran var.

Ey nefsim, bırak , hesap soran var.
Senin yüzünden nice yüzü solan var.
Unutma,bedbaht,ol deyince olan var.

Adilcan Yavaş

20 Kasım 2025 Perşembe

Mutluluk İçerdeyken Dışarıya Takılı Kalmak

       Dış daire… Evimizin yanındaki komşu, alt kattaki aile ya da hiç tanımadığımız insanların yaşam alanları. Farkında olmadan bu dış çevrelerin tutum ve alışkanlıkları, kendi dünyamızı etkilemeye başlar. Çünkü dışarıya bakarken yalnızca gözlem yapmayız; onların hayatlarına ölçütler biçmeye, hatta kendi hayatımızı onlara göre şekillendirmeye başlarız. Dış daire sadece gözle görülen eşyalarla sınırlı kalmaz; çoğu zaman bize ait olmayan, başkalarından gelen ruh halleri de sanki bizimmiş gibi yaşamımıza sızar ve iç huzurumuzu etkiler. Böylece, çoğu zaman gerçek mutluluğumuzun izini sürmeyi unuturuz.

        İnsan çoğu zaman mutluluğun, başka hayatlardaki veya başka evlerdeki eşyanın kendi evinde de bulunmasıyla geleceğini sanır. Bu yanılgı, dışarıda gördüklerinin kendi iç düzenini fark ettirmeden şekillendirmesine zemin hazırlar. Oysa insanın asıl kaybı, dışarıya bakarken kendi içinde olup bitenleri ihmal ettiğinde başlar. Yani dışarıdaki görüntü, kısa süreli bir tatmin hissi verse de asıl eksiklik içeridedir.

        Oysa mutluluk, sahip olduklarımızla değil, ruhun dinginliğiyle ilgilidir. Ruh huzursuz olduğunda, en sıradan mesele bile insanı yorar; hüzün, kırgınlık ve iç çatışma kaçınılmaz olur. Başkalarının evlerinde gördüğümüz imkânların bizde de olmasıyla mutluluğun geleceğini düşünmek ise kısa süren bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü dışarıdan alınan hiçbir şey, içeride oluşan boşluğu doldurmaz. Karşılanmamış duygular, aynı çatı altında yaşayan bireyleri bile birbirine yabancılaştırır. Dolayısıyla, asıl dengeyi bulabilmek için gözlerimizi dışarıdan içe çevirmeliyiz.

         Alimler sürekli olarak şunu hatırlatır: “Dışarıda olup bitenlere değil, kendi iç dünyamızda yaşananlara odaklanın.” Oysa dış dünyanın cazibesi insanı kolayca içten uzaklaştırır; biz çoğu zaman küçük bahanelerin arkasına saklanır ve sorumluluklarımızı geri plana atarız. Dikkatimizi dışa yöneltirken kendi evimizdeki düzeni ihmal ederiz.

           Peki insan aradığını gerçekten dışarıdan getirmiş olduğu şeylerde bulabilir mi? İç dünyası doyuma ulaşmamış birisi, zamanla kendi rolünü bile doğru konumlandıramaz. Başkalarından gelen, bize ait olmayan ruh halleri ve beklentiler, farkında olmadan iç dünyamızı doldurmaya çalışır; bu karmaşa ilişkilerin zayıflamasına ve bütünün dağılması için sessiz bir başlangıca dönüşür. Bu nedenle aradığımız tatminin kaynağını dışarıda değil, önce kendi içimizde bulmamız gerekir. Kişiyi yeniden toparlayan ise, kendi içindeki kişilerin o dışarıdaki kişilerle aynı kişiler olmadığı, aynı ruh haline sahip olmadığı bilincidir. Gerçek iyileşme, başkalarının hayatına öykünmekle değil, insanın kendi iç düzenini yeniden kurmasıyla başlar; çünkü iç huzur sağlandığında dış dünyanın etkisi de anlamını yitirir.

        Sonuç olarak insan, mutluluğun formülünü başka insanlar veya eşyalarda aramak yerine, Yüce Allah’ın buyurduğu şekilde ilahi bir kitaptan aramış olsa, mutluluğa ve huzura ulaşmış olur. Umarım bu şuurla yaşayabiliriz. Selam ve dua ile.

Osman Öztürk 

19 Kasım 2025 Çarşamba

Sezai Karakoç'tan Bir İbrahim Yorumu

Herkes İbrahim olmak ister,

Ama kimse de ateşe atılmak istemez,
Peki, "İbrahim olmak" ne demek? 
"Ateşin bir tarafından girip öbür tarafından çıkacaksın sapasağlam olarak.
Ateş yakacak bir şey bulamayacak sende: İşte "İbrahim olmak" bu.

Sezai Karakoç

18 Kasım 2025 Salı

KENDİNİ ARAMAK

        Devam ederken hayat güneş yine sabah doğup akşam çekilirken, bir gün varlığının farkına vardı. Sürüklendiği selin üstünde gördü kendini. Uzaklara daldı. Ne çok şey yaşamıştı, ne de çok savruldu. Aslında küçükken başlamıştı her şey, herkes okula gitti o da takıldı herkesin peşine, orada herkes belli bir kıyafet giydi o da takip etti herkesi. Derken verileni okudu, gösterileni öğrendi… Böylece alıştı o ‘toplum’ denilen furyaya.

Sonra gördüğünü yaptı, dinlediğini haykırdı, öğrendiğini savundu. İnsanlara karıştı, geleneklere yapıştı, yeniliklere rastladı… Günler tekerrür etti, yıllar birbirini takip etti. İnsanlara yetişmekle ve çağa ayak uydurmakla meşguldü. Zaman durmuyor, sürekli değişiyordu, hayata geç kalmamalı ve her yere yetişmeliydi. Evet onsuz olmazdı gezmeler, piknikler, sosyal medyada yapılan etiketler… Her şeye ve her yere yetişmeliydi, çünkü öyle olmasa kabul edilmez yalnız kalırdı, yaşadığı toplumun kuralı oydu. Düşünmeden, sadece gördüğünü yapması yeterliydi. İşte suyun üstündeki o sürüklenen çer çöp gibiydi adeta. Hırçın dalgalara yön veremeyen, o dalgalarda boğulmamak için çırpınan, ama nereye de gittiğini bilmeden savrulan bir çer çöp… Kıyıya çekilmek ya da hoyrat dalgalara dayanan o heybetli ağaçlara tutunmak hiç aklına gelmedi. Kimse de hatırlatmadı, belki de o duymadı hatırlatanı.

Bir kitap mı okudu, bir düşünürü mü dinledi, bir söyleşiye mi katıldı, bir samimi cümle mi dokundu yüreğine bilmiyoruz ama hayattaki yerinin farkına vardı. Güzel veya çirkin, iyi ya da kötü, faydalı ya da faydasız… Bir yaşanmışlık vardı ve durduğu bir yer vardı hayatta. Aslında o bulunduğu yerin farkına varmakla başladı her şey. Varlığını, mevcudiyetini hissetti. Öncesini sonrasını, geçmişi geleceğini ve düşün(e)mediklerini düşündü. Ne de çok düşün(e)mediği şeyler varmış onu fark etti. Elini alışkanlıklarından çekti, yüreğini hodbinlikten…

Yeni bir nefesle yenilendi hayatı, hoyrat dalgalara inat hayata tutunan kökü sapasağlam, dalları göğe yükselen ağaçlara tutundu, dalgalar arasından kıyıya çıktı. Çer çöp oluşunun, mücadelesinin, varlığının farkındaydı. En önemli olay; kendisinin farkındaydı artık. Hayatı anlam kazanmış, asıl macera yeni başlamıştı.

Hayat, benliğinin farkına varıp kendini arama çabası değil miydi zaten. Kendini arayan bulur mu? Bilmem… Ama şunu çok duydum; “Bulanlar ancak arayanlardır…”

Amine UVAT-16 Haziran 2020

irrasyonalizminin(akıl-dışılığın) mantığı

           Açık seçik delillerin reddedildiği bir yerde akıl-dışılık norm hâline gelir. Burada karşımıza şu soru çıkar: İnsan bilerek ve isteyerek akıl-dışı olabilir mi? Bu elbette mümkündür. 
         Ama Sokrates'in hatırlattığı gibi insan bilerek yanlış yapmaz. Önce kendini yaptığı şeyin yanlış olmadığına ikna eder, ondan sonra o fiili işler. Hırsız, hırsızlığın kötü bir şey olduğunu bile bile çalmaz. Hırsızlığına çeşitli gerekçeler üretir (zenginlerin malında hakkım var, başka çarem yok, evimi geçindirmek zorundayım...) ve ondan sonra çalar. Hiçbir katil, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu bilerek cinayet işlemez. Cinayete gerekçeler üretir (nefs-i müdafaa için öldürdüm, öldürülmeyi hak etti, bana çok büyük bir kötülük yaptı...) ve ondan sonra öldürür. Bu tür durumlarda karşımıza çıkan düşünce şekli iyi, doğru ve güzel olanın yerine hırs, öfke, korku, çıkar, nefs gibi unsurları koyar.
        İnsanın kendiyle mücadelesi, bu ilkeler setinden hangisini kendine rehber edineceği ile ilgilidir. İç sesimizin tercüman olduğu vicdan, bu muhasebenin en yoğun yaşandığı yerdir.

İbrahim Kalın,Perde ve Mâna

özgürlük kavramı

             Özgürlük, tüm sınırların ve kuralların kaldırılması değil, aklın erdemle birlik-te kullanılmasıdır. 
                                  
                        "Emanuel Kant"

13 Kasım 2025 Perşembe

Saf Dünyalar ve Mahpus Ruhlar

   Saf dünyalar… Çocukların kirletilmemiş dünyası… Ya da çocuk ruhluların mı desem daha doğru olur? Saflık ve temizlik içlerinde hâkimken, birden bire çıkagelir şeytan ruhlu insanlar. Masum dünyalarını kirletirler; köşe başları da onların elindedir, kaçacak delik bırakmazlar. Her adımda, her köşede bir tuzak vardır; ruhun en narin köşelerine bile sinsice sızarlar. Ve insan, ne zaman nefes alacak bir boşluk arasa, o boşluğu hemen fark ederler.

      Halbuki tüm ısrarı, içine düşmüş olduğu mahpus tipli yerden kurtulmaktır insanın. O daracık iç âlemi, kimi zaman umutları gölgeler altında bıraksa da, insan yine de çırpınır; her çırpınış bir direniştir aslında. 

        Dünyanın her zemininde, her hâlde iyilere ihtiyaç vardır; dünyanın aydınlık yüzü olmaya… Allah’ın muhakkak bir hesabı vardır ve bu hesap, her karanlığın sonunda bir ışık bırakır. İnsan, bazen bu ışığı göremez ama hisseder; sessizce, içten gelen bir umutla ayakta kalır.Dünya denilen imtihan yerinin ağırlığı başka türlü anlaşılamaz çünkü. Yaşayıp gören bilir; her adım, her karar, ruhu sınayan bir imtihandır. Yoksa bütün olanlara karşı dimdik nasıl mücadele edilecek, nasıl yapılacak, bilemiyoruz.
       Her kötülüğün karşısında bir cesaret gerekir, her karanlığın önünde bir direniş… Ve işte tam o an, insan kendi içindeki gücü keşfeder. Kendi gölgesini, korkularını ve umutlarını bir arada görür; hepsi birbirine dokunur, hepsi birbirine güç verir.

Bazen düşündüğümde, bizimkisi belki zerre bile değilken, Hazreti Peygamber’in zamanında durum nasıldı, Allah bilir. Zayıf ruhlar için bir ışık, bir el, bir nefes gerek… Belki bir Hamza denk gelir; belki bir gün, zayıf ruhlara destek atabilecek, umut olabilecek biri… Ve bu umut, karanlık ne kadar derin olursa olsun, bir köşede hep var olacaktır.

Belki de her iyilik, küçük bir kıvılcım gibi başlar; görünmez ama yavaş yavaş çevresini aydınlatır. Ve insan, işte o kıvılcımı gördüğünde, dünya imtihanının ağırlığını biraz olsun hafiflemiş hisseder; bir nefes daha alır, dimdik durur ve çırpınmaya devam eder.
Osman Öztürk 

neyzen tevfik tespitler

"Ekmek herkese yetecekti aslında.
Tarlaya karga dadandı, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami. Geldikleri gibi gitmediler. Kimi itini bıraktı, kimi bitini, kimi de piçini. Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil."

7 Kasım 2025 Cuma

Bu Gidiş Nereye ?



Hayat çoğu zaman bir tekrar döngüsü gibi gelir; aynı hatalar, aynı şikayetler, aynı yalnızlık… Bu metin, o döngüyü fark edip, içsel farkındalık ve kabullenmeyle özgürlüğe nasıl ulaşabileceğimizi sorgulayan bir yolculuktur.

İnsan, yetersizlik duygusu altında ezildiğinde, kendi iç dünyasını giderek daraltır. Sürekli ettiği şikayetler, kendisine kısacık bir rahatlama verir. Ama bu bir gerçek çözüm değildir. Bu durumda kişi, kendi içine kapanır ve giderek yalnızlaşır. Peki, bu fasit döngü nereye kadar sürecek? Belki de özgürlük, şikayet etmeyi bırakıp içsel farkındalıkla ve kabullenmeyle başlar.

Bir insan düşünün; dar dünyasında mutlu olabildiği şeylerin sayısı pek az olsun. Maddi yetersizlik ruhunu da esir alsın; sonunda geriye ruhsuz bir beden kalsın. Hep sorgular dururum; bu mevzuyu, bu yıkıntıları, bu kaosu neden yaşıyoruz? Acaba mutluluk, Yaratan’ın isteklerine uygun bir yaşamda gizli değil midir? İnsanların bu kadar mutsuz olmasının sebebi, yaratılışlarını ve fıtratlarını inkâr etmeleri değil midir? Kendi kanaatimce, ortalama insanın problemlerinin kökeninde, vazifeli olduğu Allah’ı tanımaktan vazgeçmesi yatar diyebilirim.

Mutlu olabilmek, sürekli bir sorgulama gerektirir. Halbuki asıl huzur, Yaratıcı ile bağ kurabilmekten ve O’nun dediklerini anlayabilmekten geçer. Kişi, freni boşalmış bir kamyon gibi bodoslama ilerlerken, aklıma Tekvir Suresi 26. ayeti gelir: “Bu gidiş nereye?”

Halbuki, senden aldıkları, manevi dünyanla maddi dünyan arasındaki perdelerin sayısını azaltmaya yönelik idi.

Bunu görebilenlerden olmak dileğiyle…
Selam ve dua ile kalın.
Osman Öztürk

yitik kelime



Yitik kelimeyi arıyorum,
Durmadan...
Kaybettiğim zamanın
Telafi yollarını.

Ne zaman,
Nerede,
Ne için?..
Sorular, sorular...
Beyin yakan.

İçinde kaybettiklerim gizli;
Sırlarım, aşklarım, heyecanlarım...
Bir yitik kelime arıyorum,
Mazide asılı.

Belki de bir gün,
Aramayı bıraktığım o an,
Tevafuken çıkagelir karşıma;
Geldiğinin bile
Farkına varamadan.

Osman Öztürk 

6 Kasım 2025 Perşembe

çaycı


Çaycı bir çay ver
Orta demlikden olsun
Ne açık ne koyu normal olsun
İçelim derdimize ortak olsun
Bir çay daha ver aynı demlikden olsun

(Yusuf Güler)

Gençliğe Hitabe-NFK

 "Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allah'ın, Kur'ân'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk'ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri, yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önündedimdik bekleyen bir gençlik...

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün dâvacısı bir gençlik...

Halka değil, Hakk'a inanan; meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakk'ındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...

Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardıcı olamzsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" ; Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...

Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...

"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dörmüş ailesi ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecekdestanlık bir meydan savaşı içinde ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarat
tığı Sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım.

Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır!

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!

Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!

Allahın selâmı üzerine olsun!"

5 Kasım 2025 Çarşamba

iman

"İnsanlar helâk oldu; âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu; ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu; ihlás sahipleri müstesna. İhlas sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar."

4 Kasım 2025 Salı

Bir Kurtuluştur Ölüm


bir kurtuluştur ölüm
sabretmenin sonunda vardığın son nokta

her seferinde denilmez mi
hesabın sorulacağı o gün karşılaşmak
her şeyin içinden geçmek

ölüm gelmeden öldürebilmek
heveslerini,aşklarını, heyecanlarını...

bir kurtuluştur
miskinlerin bıkkınlığı
maşukların kavuştuğu
zorlukların kolaylaştığı...

Ve, işte o zaman anlarsın
yaşamak denen o ağır ve ıslak illetin
içinde sürüklenirken
kıyıyı görmenin huzurunu

bir nefestir, sonunda ciğerlerine dolan
Yemyeşil ormanların ortasında
içine çektiğin saf oksijen gibi

bir teslimdir
nihayet kıpırdamadan durabilmek
rüzgarın önündeki yaprak olmaktan
usulca vazgeçiş

ve sen
artık bir hiç ya da her şey
iki adım ötedeki o büyük sırrın ta kendisi

bir kurtuluştur ölüm
belki de
yaşadığını
son kez
gerçekten hissedebilmek...

Osman Öztürk 

3 Kasım 2025 Pazartesi

Bir soru

        Hangisini tercih etmezsin? 

  • doğruyu yapmamayı mı?
  • Yanlışı yapmamayı mı? 

2 Kasım 2025 Pazar

Son Yazı

Renklerin Dili

Siyah, beyaz ve kırmızı… Üç renk, üç ayrı anlam, üç ayrı insanlık hâli. Kırmızı; aşkın, sevginin ve gönlün rengidir. Sevebilen insanın ruhun...