"Siz de şunu yaptınız..." tarzı ayrıştırıcı söylemler, hemen bir "biz ve onlar" ikiliğine savrulma ve mevzi lenme kolaycılığı, ıstırap çekenle hemhal olmamızın önüne geçiyor.
Korkular… İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, içinin bir yerinde sakladığı o sessiz sırlar. Bunlar bazen vesvese olur, bazen de karanlık bir senaryonun ilk sahnesi olur. En ufak bir ağrıdan yola çıkıp insanı körlüğe kadar götüren ihtimalleri düşündürür. “Ne yaparım?” diye bir soru takılır boğazına, cevabını da kimse veremez. Bazen bir düşmanın varlığını hissedersin; adını bilmezsin ama adımlarını duyuyor gibi olursun. Hangi tuzakları hazırlamış olabilir, nereden saldırır, hangi anı kolluyordur… Bu düşünce, insanın içinde bitmeyen bir merakla karışık tedirginlik bırakır. Ama korkular arttıkça başka bir şey de büyür: Allah’a yöneliş… Bir an anlarsın , aslında ne kadar aciz olduğunu. Gücünün, iradenin, planlarının hepsinin bir anda söndüğünü. Çünkü insan bilir ki, onu karanlığın içinden çekip alabilecek tek kudret, sadece Allah’tır. O’nun merhameti bir anlık kalbine dokunsa, bütün korkular dağılıp gider. Korkular birikir, insan ürperir; ama en sonunda başını kaldırıp yalvarmayı öğren...
Yaşadığımız hayatta başımıza gelenleri anlamlandıramamanın, o belirsizlik denizinde boğulmanın adıdır imtihan. Anlam kazanmış, kalbe dokunmuş ve kabullenilmiş bir imtihana ise arifler sabır derlermiş. Peki, biz bu hayatın tam olarak neresindeyiz? Her an bir imtihanın içinde olduğumuzu, her nefeste bir sırrın içinden geçtiğimizi biliyor muyuz? Zannetmiyorum. Zira bu bilince ulaşma hali, her ruhun kapısını farklı bir surette, farklı bir formda çalar. Bu çağrı herkese özel, her gönle ayrı bir "kıvamda" gelir: Kimisi avucundaki malın azalmasıyla sarsılır, Kimisi en güvenli limanı sandığı eşiyle sınanır, Kimisi evladının bir bakışıyla, bir susuşuyla terler, Kimisi işiyle, kimisi dostuyla... Kimisi ise henüz adını dahi koyamadığı derin boşluklarla. İmtihan, insana gelirken şahsa münhasır, adrese teslim gelir. Bir soru yankılanıyor zihnimde: Peki, imtihan öylesine mi gelir? Maksadı nedir? Sadece can yakmak için mi gönderilmiştir? Hayır. Onun kıvamı, kişinin hamlığını piş...
Sevginin, hüznün ve yanılgılarımızın sonsuza dek süreceği algısı, bizi büyük bir kandırmacanın içerisine çekiyor. Zamana yenik düşen duyguların sahteliğiyle yüzleşmekten kaçıyoruz. Küskünlükleri, nefretleri bir özür cümlesiyle, aradaki buzları eritebilecekken ; yıkılası egomuz buna müsaade etmiyor. Şirk’e giden bu yolculuk insanı felaketin eşiğine getirse de, bu durum acaba o dipsiz sonsuzluk algısından mıdır? Sanki ebediyete kadar bulunduğu bu tavrı sürdüresi geliyor insanın. Oysa birbirimize karşı tavırlarımız, davranışlarımız ve bunların bilinçaltına yansıması, bazen okunamamış bir yazı gibi duruyor karşımızda. Eğer o satırlar vaktinde fark edilebilseydi, belki de o kapıdan içeri dahi girilmezdi. Allah insana defaatle uyarılar ve sürekli uyarıcı haller gösterdiği halde; bizler, hatada ısrar edene başka bir yanlışla cevap verme gafletinden geri durmuyoruz. Peki, doğru nerede? Kaybetmekten korktuklarımız, kazanacağımız şeylerden fazla mıdır yok...
Yorumlar
Yorum Gönder