Kaybettiklerimiz ve kazandıklarımız… Aslında hepsi varlığımızın bir muhasebesi. Zaman bir nehir gibi akıp giderken, insan hâlden hâle sürüklenen bir yolcu. Bu yolculukta karşılaştığımız her sima başka türlü: Kimi gerçekten orada, kalbiyle; kimi yalnızca bir gölge.
Aynı meydanda sırtlanlar ve ceylanlar var. Biri açgözlülüğünün peşinde, diğeri canının derdinde. Zaman değişse de sahne değişmiyor: Kimi ürkek ve mazlum bir ceylan, kimi pusuda diş bileyen bir sırtlan. İnsan, bazen öyle bir hâle dönüşüyor ki, en vahşi hayvanı bile dehşete düşürecek bir karanlığa bürünebiliyor. Kimi bir sabiye kirli elini uzatır, kimi başkasının hakkına, malına, namusuna göz diker.
Herkesin yüzünde bir maske… Artık güzel yüzler değil, maskeler çoğalıyor. Kir yüzlerde değil; kalplerde saklanıyor. Oysa iyilerin safı zayıf değil—sadece sessiz ve vakur. Onlarda maske yok. Zayıfın yanında durmak, emanete sadakat ve şikâyeti terk etmek var. Hâline razı olmak, başa gelene gönülden teslimiyet var.
Ama biz… Ne zaman bu safın tarafına geçmeye niyetlensek, ayağımıza takılan hırslarımızın bizi nasıl da sırtlana dönüştürdüğünü görüp ürperiyoruz. Ruhumuzun kıyısında bir ceylanın saflığını ararken, bazen maskelerin serinliğine sığındığımızı fark ediyoruz.
Ve şimdi soru şu:
Sonunda hangi safta bulunmak istiyoruz?
Ceylanların arasında mı, yoksa sırtlanların yanında mı?
Osman Öztürk
17 Nisan 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder